Marco Polo tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor. “Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.

“Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavisi” der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler, “Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer…”

Marco cevap verir, “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

Görünmez Kentler, Italo Calvino

Akıl sır erdiremediğim rüyalar görüyorum. Gözlerimi ne zaman kapasam kan ter içinde kalıyor ve vücudumun her noktasında dayanılmaz acılar hissediyorum. Sanki kanım çekiliyor, iğneler batırılıyor ve kalbim sökülüyor. Hep aynı sahne, aynı hisler ve aynı korku kaplıyor bedenimi. Uzun bir yol görüyorum önce. Etrafımdaki karanlık tüylerimi ürpertiyor. Sanki arkamdan birileri itekliyormuş gibi yürüyorum. Nereden geldiğimi ya da nereye gideceğimi bilmiyorum. Kafamı geri çevirip arkama baktığımda kimseyi de göremiyorum. Kulaklarıma sesler geliyor ama göremiyorum. Ayağımın altındaki zemin sanki kayıyor ve ileriye doğru yürümek zorunda kalıyorum. Bir an düşmemek için bir yerlere tutunmaya çalışıyorum, ama tutunamıyorum. Kahkahalar yükseliyor, anlayamıyorum. Korkuyorum. Önümde uzayıp giden bir yol var. İnce bir çizgi gibi fark ediyorum bunu. Onun dışında karanlık ve yalnızlık hâkim… Nasıl ve neden yaptığımı bilmiyorum. Sadece yürüyorum. Kendime şaşırıyorum üstelik. Yalnız kalmaktan, karanlıkta yürümekten çok korkan ben; nasıl oldu da böyle bir rüyanın içine düştüm?

Ben karanlıkta nefes dahi alamam ki!

Acaba kim itti beni buraya? Ya da kim çıkarabilir beni bu karanlık rüyadan?

Sonra bir anda değişiveriyor dekor. Karanlık dağılıyor. Sıra ile saksılar beliriyor görebildiğim yerlerde, içlerinde rengârenk çiçekler var, mis gibi kokular yayılıyor etrafa. Yüzümün şekli, kalbimin çırpınışı ve yürüyüşüm değişiyor. Sonra taş bir duvar beliriyor yanı başımda. Duvar boyunca yürüyorum ve aklıma İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler isimli kitabı geliyor. Marco Polo ve Kubilay Han’ın, bir duvar ve duvarı oluşturan taşlar hakkında yaptıkları sohbet canlanıyor gözlerimin önünde. Sanki şu anda yanı başımda konuşuyorlar. Elimi uzatsam duvardan bir taş çekebileceğim, ama yapmıyorum. Çünkü biliyorum. Bir taş çekilirse denge bozulur ve duvar yıkılır.

Bu duvarı oluşturan şey taşlar değil, taşların birlikteliği… Tek başlarına bir değerleri yok belki, ama bir araya geldiklerinde değerliler. Rüyalarımda dahi olsa değerliler. Çünkü onların birlikte oluşturduğu kavis onları değerli kılıyor…

Sonunda üç devasa kapının önüne varıyorum. Duvar sonlanıyor. Marco Polo ve Kubilay Han yok oluyorlar. Geçmişte okunan bir hikâyeden mi, yoksa içgüdüsel mi bilmiyorum, bir tanesini seçmem gerektiğini hissediyorum. Birbirinin aynı üç devasa kapı ve birini seçme mecburiyeti…

Hayat seçimlerden ibaret değil mi!

Hep tercih etmek zorunda bırakılıyoruz. Pembe mi mavi mi? Ekşi mi tatlı mı? Kar mı güneş mi? Hayal mi gerçek mi? Birini seçerken diğerini illa ki bir kenara itiyoruz. Hayatın gerçeği bu, pişman olmak istemediğin seçimleri yaparken tozpembe hayallere dalmayacaksın. Çünkü her seçim bir terk ediş, her terk ediş bir pişmanlıktır. Fakat insanız, beşeriz, hatalardan ders çıkarırız.

Peki, bu modern hayat zımbırtısı içinde hata yapmamıza izin var mı? Yoksa ilk hatada gözden düşecek miyiz?

Sonra bütün bu düşüncelerle devam etmek istiyorum, adım atıyorum ama olmuyor. Üç kapı arasında bir seçim yapamadan yavaşça açılıyor gözlerim.

Her seferinde böyle oluyor. Kimi zaman çalan saat sebep oluyor buna kimi zamansa susuzluğun etkisi ile damağımın kuruması… Ama her seferinde bir şekilde uyanıyorum ve üç devasa kapı arasında bir seçim yapamıyorum.

Öğle veya gece uykusu fark etmiyor, ne zaman gözlerimi kapasam bir şekilde bu üç devasa kapının önüne geliyorum ve tüm gizemi çözecekken bir şekilde uyanıyorum. Önce şaşırıyorum sonra uyanabildiğime şükrediyorum.

O kapılardan birini seçmek ve diğer ikisini ardımda bırakmak istemiyorum. İlla bir seçim yapılacaksa her birinin ardındakini görmek ve bilmek istiyorum. Ben kapıların önümde açılmasını istiyorum. Ardı sıra dizilmiş kapıların önünde beklemek ve kuşandığım anahtarlarla her birini özenle açmak tek dileğim…

Kilitli kalmasın hiçbir kapı, rüyalarım gerçek olsun!

Peki bütün bu kapıların anahtarı ne olabilir?

Para mı? Şöhret mi? Ahlak mı? İnanç mı? Dostluk mu? Aile mi? Yalan mı? Yalnızlık mı?

“Bu hayatta paradan yana yüzün gülüyorsa açamayacağın kapı yok” diyor bazıları. Fakat her kapıyı açabiliyor olmak insanı huzurlu kılar mı

Hâlâ tüm kapıları açmak istiyor musun?

Aslında ben sadece kaçmak istiyorum. Etrafımı saran bu güvensiz ilişkilerden uzaklaşmak, sadece Pervin ve Bal Böceğimin beni bulabileceği bir yere saklanmak istiyorum.

Öyle zor ki! ‘Modern hayat’ denilen şu curcuna içerisinde gün içinde neler yaşıyorsam, aklıma onlar geliyor. Başımı her gece yastığa koyduğumda içim aynı sızıyla titriyor.

Hiç bitmeyen toplantılar, birbiri ardına gelen mesaj ve mailler, zoraki de olsa gülümsemenin yanına sıkıştırılmış laflar ve daha neler neler…

Neyin ne kadar önemli olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yok. Şirazeyi kaçırıyoruz. Asıl değerli olanı unutup aracı hedef hâline getiriyoruz.

Uyanın millet! Birbirimizi uçuruma sürüklüyoruz.

*

Uyanabilmek ne güzelmiş!

Bir de üstüne üstlük uyanabildikten sonra yeniden rüyada olmadığını anlayabilmek daha da güzelmiş. Rüyalar arasında geçiş yaptığımı düşünürdüm eskiden. Hatalı bir seçim yaptığımda kendimi çimdikler ve bunun bir rüyadan ibaret olmasını isterdim. Bazı zamanlarda da en güzel anım dediğim zamanlarımı yaşarken asla uyanmamayı arzulardım. Fakat olmazdı. Rüyaları tekrar görebiliyoruz, ama hayatı bir daha geri saramıyoruz.

Bu sabah, çalan saatin sesiyle ya da susuzluk hissiyle uyanmadım rüyamdan. Bu sabah ilk defa kızımın ağlaması ile uyandım.

Yine üç kapının önünde bekledim, her zamanki gibi seçim yapıp açamadım.

İşte böyle… Bu şekilde geçen gecelerin ardından uyanınca insan, sabahların da tadına varamıyor. Kısa sürede hazırlanıp çok fazla zaman kaybetmeden evden ayrıldım. Aslında eşim uğurlardı her sabah beni, fakat bebek doğduktan sonra gece boyunca sık sık uykusu bölündüğü için onu rahatsız etmek istemedim. Hoş, silah zoruyla kaldırsam da sabah mahmurluğu üzerinde olacağı için yeniden uyuması çok zaman almayacaktı.

Kapıya kadar parmak uçlarında yürüdüm ve yavaşça kapıyı açıp ayakkabılarımı giyerek, sessizce çektim ardımdan kapıyı. Umarım çıktığımı kimse duymamıştır. Umarım Pervin ve Bal Böceğim uyanmamıştır.

Oysa evden çıkmadan önce onlara bir kez daha sarılmak, sıkıca sarmak ve koklaya koklaya öpmek isterdim.

Yarın kesinlikle öğle yapacağım.

*

Üniversiteyi bitirdikten sonra ailem yüksek lisans eğitimime devam etmemi istedi. Başarılı bir öğrencilik hayatı geçirmiştim. Yurtdışında birçok üniversiteden kabul yazısı alabilirdim. Ayrıca lisans eğitimimde derslerime giren birçok hocanın yanında da kalabilir eğitimimi uygun bir şekilde devam ettirebilirdim. Önümde, insanların imrenerek baktıkları seçenekler vardı. Her seçenek kendi içinde handikapları barındırıyor ve benim için farklı bir gelecek çiziyordu. Çok sıkıntılı günlerdi. Yüzümde sivilceler çıkmıştı.

Evet, okuduğum bölümü, üniversite hayatını ve okumayı seviyordum. Hatta birkaç yıl öncesine kadar yüksek lisans için planlar yapıyordum. Yurt dışındaki üniversiteleri araştırıyor, kabul için gerekli belgeleri toparlıyordum.

Ama… Her şeyden daha çok sevdiğim, hayatıma onunla birlikte şekil vermek istediğim kişi ile karşılaştıktan sonra tüm planlarım altüst oldu. Ya da artık bir plan yapmaya gerek kalmadı. Pervin… O her şeyden önemliydi ve kararlarımı onunla birlikte verecektim.

Pervin’le üniversiteye başladığım sene tanıştık. Yıllarca arkadaşlığımız devam etti. Bir gün hiç beklemediği bir anda ona, onu kör kütük sevdiğimi, söyledim. Önce hafifçe gülümsedi. Bekledi. Yüzüme baktı. Bekledi. O arada geçen süre birkaç dakika veya birkaç saniye miydi bilmiyorum, ama neredeyse kalbim duracaktı. Pervin sessizliği bozdu, gülümsedi ve sevgime karşılık verdi.

Üniversite hayatımızın son döneminde birlikte hayaller kurduk. Geleceğimizi planladık.

Pervin’e duygularımı açıp ondan karşılık gördükten sonra gelecek hakkındaki görüşlerim değişti. Yüksek lisans ardından doktora ve akademik kariyer yaparak bilim dünyasına katkıda bulunma fikri aklımdan uçup gitti. Yeni hayaller belirdi ufukta.

Eğer akademik kariyer yapmak için çabalarsam, daha uzunca bir süre maddi imkânlar sebebiyle bir aile kuracak seviyeye gelemezdim. Bu yüzden de Pervin’e kavuşamazdım. Lisans eğitimim biter bitmez, ev geçindirebilecek bir iş bulmalı ve Pervin ile evlenmeliydim. Birlikte huzurlu, uzun bir hayat sürmeliydik. Küçük bir kızımız olmalıydı. İşte en büyük hayalim artık buydu. Sadece bu… Ben, Pervin ve kızımız…

Okul bittikten kısa bir süre sonra Pervin’le evlendik. Hayatımızı devam ettirebilmek için para kazanmamız gerekiyordu ve biz zor bir yola girmiştik. Bu yüzden fazla zaman kaybetmeden ikimiz de çalışmaya başladık. Küçücük, ama her şeyiyle bize ait olan bir ev kiraladık. Bir odamız vardı. Hiç eşyamız yoktu önceleri, gücümüz neye yetiyorsa onu aldık. Perde, beyaz eşya, halı, ocak, kitaplık ve daha neler neler… Evimiz düşler şehri gibi rengârenk olmuştu.

İkimizin ailesi de ilk başlarda bu yaptığımız hızlı evliliğe karşı çıkmışlardı. Biz de kimseden herhangi bir şekilde yardım beklemediğimizi, sadece evlenmek istediğimizi söylemiştik. Amma da dobraymışız.

İnsan aşık olunca gözü başka hiçbir şey görmüyor!

 Önceleri karşı çıkmış olmalarına rağmen mutluluğumuza şahit olunca bakış açıları değişti. Hiç unutmam bir gün işyerime babam gelmişti. Onu karşımda görünce heyecanlanmıştım ve elim ayağım birbirine dolanıvermişti.

“Merhaba oğlum” demişti babam gülümseyerek, “Seni özledim.”

“Baba” diyebilmiştim sadece başımı kaldırmadan ve tüm özlemimi sadece bu kelimeyle anlatmıştım. Baba demek tüm duyguları ve özlemi anlatmaya yetiyordu. Sonra uzun uzadıya birbirimize sarılmış ve hasret gidermiştik. Fakat ne oldu, neden oldu hiç konuşmadık. Sanırım bizim mutluluk hikâyemizin anlatılacak kısmı o günden sonra başlamıştı.

Zamanın farklı bir algısı var kanımca. O bizim sandığımız şekilde hep aynı hızla ilerlemiyor. Kimi zaman hızlanıyor, kimi zaman yavaşlıyor. Bunu şuna benzetiyorum: Yol kenarlarında su arkları vardır. Çocukken kâğıttan yaptığımız gemilerimizi bu arklardan akan suyun üzerinde yüzdürürdük ve şampiyon olmaya çalışırdık. İşte o zamanlarda fark ettim, kâğıttan gemilerimiz suyun akış hızına göre bir hızlanıyor bir yavaşlıyordu. Hatta bazı zamanlarda takılıp kalıyorlardı bir yerlerde ve onları elimizdeki değneklerle kurtarıyor ve tekrar ilerlemelerini sağlıyorduk. Zamanın ilerlemesiyle kâğıttan gemilerimizin su üzerinde yürümesi… İkisi arasında naif bir bağlantı kurdum ben, ikisi de bir hızlanıyor bir yavaşlıyor ve öyle anlar oluyor ki ikisi de duruyor. Dışarıdan biri gelip yardım ediyor. İkisi de ilerlemeye devam ediyor.

Pervin benim hayattaki yardımcım oldu. Hayatıma vereceğim tercihler arasında takılıp kalmışken, elindeki değnek ile dokunarak benim ilerlememe vesile oldu ve yürüdüm, zaman hiç olmadığı kadar hızlı geçmeye başladı.

İnsan mutlu olduğunda zaman hızlı akıyor!

İşte o hızlı zamanlarda evliliğimizin ilk günleri nasıl geçti anlayamadık. Ta ki bir kızımız oluncaya kadar… Pervin kızımız doğduğu için işi bıraktı. Hayatımızın her anını kızımız, canımız, bebeğimiz doldurmaya başladı.

Aradan geçen bir yılın sonunda hatıranda ne var diye sorsalar, herhalde Bal Böceğimin doğduğu gece hissettiklerim diyebilirim.

Bebek doğuncaya kadar bir isim koymayı beceremedik ona. Hiçbir ismi bebeğimize yakıştıramıyorduk. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, Bal Böceği dedi Pervin bebeğimize ve kızımıza bu şekilde hitap etmeye başladık. Evet, kızımıza nüfus kayıtlarına geçen bir isim koymuştuk, ama ikimiz de kullanmıyorduk bu ismi. O bizim Bal Böceğimiz olmuştu.

Bal Böceği’ne kavuştuktan sonra sabahları kalkmak zor oluyor. İlk birkaç ay gece gaz nöbetlerini tuttum. Sonraki üç ay içinde düzensiz uykuları nedeniyle uyandım. Bir sonraki süreçte de kimi zaman basit hastalıklar, uzun uyku aralıkları, uyumayı istememe gibi nedenlerden ötürü düzenimiz bozuldu. Ne zaman uyuduk ne zaman uyandık fark edemedim. Zaman hızla aktı ve bir yıl geçti. Ardımızda kalan bir yıl içinde, şöyle deliksiz bir gece uykusu uyuduğumu hatırlamıyorum.

*

Otobüs durağına doğru hızlıca yürüdüm. Çünkü zamanla yarışıyordum. Otobüsü kaçırmamam gerekiyordu. Durağa vardığımda eğer otobüsü kaçırmamışsam her zaman aynı manzara ile karşılaşıyorum. Her sabah aynı kişiler aynı yerde bekliyor. Bir kişi gelmezse hemen fark ediliyor ve meraklanıyor herkes, acaba bir şey mi oldu diye. Sonra bir şekilde haber alınıyor.

Bir defasında bir sabah Bal Böceğini hastaneye götürdüğüm için işe geç gitmiştim. Bir gün sonra durağa gittiğimde, gözlüklü bir teyze, gözlüklerinin üzerinden bakarak, “Evladım, yoktun dün!” demişti.

Daha öncesinde belki sadece selamlaşmıştık, konuşmuşluğumuz bile yoktu.

“Kızımı hastaneye götürdüm.”

“Bir şeyi yok inşallah…”

“Yok… Olağan aşı kontrolü…”

“İyi neyse, geçmiş olsun” demişti gözlüklü teyze.

Otobüsün uzaktan görünmesiyle bir hareketlilik oldu. Duraktaki tanıdıklık olayının aynısı otobüsümüz için de geçerli, sanki bir servis gibi hareket ederdi.

Kimin nerede oturacağı belliydi. Hiç unutmam bir defasında, evliliğimin daha ilk günlerinde, otobüsün kurallarını bilmediğimden boş bulduğum bir yere oturmuştum. Bir adam geldi ve beni kaldırdı. İlk anda neye uğradığımı şaşırmıştım, ama sonradan kanıksadım bu durumu. Otobüste nasıl hareket etmem gerektiğini öğrendim. Gün gelecek ben de otobüste oturarak yolculuk edebileceğim.

Şu günlerde arka kapının oralarda ayakta yolculuk yapıyorum. Sırtımı kapıya yaslayıp kitap okumaya çalışıyorum.

Otobüsün içinde yolculuk yaparken kimler neler yapar bunu da öğreniyor insan gün geçtikçe. Mesela bir genç daha var benim gibi kitap okumaya çalışan. Her gün kendi kitabımı okurken onu da takip ediyorum. Ne okuyor diye, meraktan…

Çok hızlı kitap okuduğunu söyleyebilirim. Eline aldığı kitabı birkaç günde bitiriyor. Onunla yarış etmeye, daha doğrusu ona yetişmeye çalışıyordum eskiden, ama uslandım artık. Bal Böceği doğduğundan bu yana yarışı bıraktım.

Bu arada içimden kendime çok kızsam da değiştiremediğim bir gerçek var. O kitap okuyan genç ile şu zamana kadar hiç konuşmadım. Birbirimizin yüzüne, okuduğumuz kitaplara çok defa baktık, ama konuşmadık. Neden böyle yaptığımızı bilmiyorum. Acaba ikimiz de birbirimiz için farklı hayaller mi kuruyoruz ya da birbirimizi okuduğumuz kitapların kahramanlarına mı benzetmeye çalışıyoruz da konuşursak büyünün bozulacağını mı sanıyoruz? Bilmiyorum.

Telefonunum çaldığını fark ettim bir anda. Sesini kısmayı unutmuşum. Normal zamanlarda evden çıkarken titreşime alırdım. Telefon kalabalık bir mekânda iken çalarsa ve herkesin gözleri bir anda üzerime dikilirse utanırım. Bu sabah da utandım. Nasıl oldu, ne yaptım bilmiyorum. Sesin kesilmesi için bir anda açıverdim telefonu cebimden çıkarırken. Ben cevap verinceye kadar da karşı taraftan ses gelmişti.

“Canım, çıkarken neden haber vermedin?”

“Rahatsız etmek istemedim. Gece boyunca uyuyamadın zaten…”

“Onur, pastayı unutmayacaksın değil mi?”

“Yok yok aklımda… İşe gitmeden uğrayacağım pastaneye ve akşama kadar yetiştirmesini söyleyeceğim. Gelirken de getiririm.”

“Tamam… Ben de annemlerle konuştum, akşama geliyorlar…”

“O zaman akşama görüşürüz… İneceğim birazdan, kapatmam lazım.”

“Hayırlı işler canım…”

“Teşekkürler… Akşama görüşürüz…”

Pervin ile hangi şekilde olursa olsun, veda ediyor gibi olduğumda farklı bir his kaplıyor içimi. İnsan sevdiklerine veda edemiyormuş. Bunu çok iyi anladım.

Peki, veda etmeden gidilir mi uzaklara? Uzaklar kabul eder mi veda edemeyeni?

Kim kime veda eder aslında, giden mi, kalan mı?

*

 Telefon çaldığında elimdeki kitabın son sayfasına gelmiştim. Telefonu kapattıktan sonra son paragrafı da okudum. Hikâye biraz hüzünlü bitmişti. İşte yine bir veda… Az önce Pervin’e, ardından elimdeki kitaba veda edemeyişim duygusallaştırmıştı beni. O an içimde bir cümle yankılandı. Hemen bir yere not etmek istedim. Kalemimi çıkardım. Kitapların üzerini karalamaktan pek hoşlanmam. Bu yüzden not kâğıdına benzer bir şey aradım, ama bulamadım. Cebimden kâğıt beş lira çıkartıp üzerine az önce kalbimden geçen cümleyi yazdım:

“Hikâyeler biter, ama hayat kaldığı yerden devam eder.”

İneceğim durağa gelmiştim. Otobüsten indiğimde bacaklarım ayakta durmaktan biraz ağrımıştı. Birkaç adım atıncaya kadar yürümekte zorlandım. Fakat uzun sürmedi bu hâlim! Rabbim, şükürler olsun ki yürüyebiliyorum, şükürler olsun.

Ne çok hâle bürünüyoruz gün içinde ne çok şey düşünüyoruz…

 Bugün Bal Böceğimin doğum günü… Akşama Pervin’in ve benim ailelerimiz misafirliğe gelecek. Birlikte olacağız ve bir yıl önce hayatımıza giren ve bir yıldır her günümüzü bir öncesine nazire yaparcasına güzel geçirmemizi sağlayan Bal Böceğimizin doğum gününü kutlayacağız. Bal Böceğim için şöyle güzel bir pasta yaptıracağım.

Sabah saatlerinde sadece işi olanlar sokaklarda oluyor. Birçokları daha yataklarından çıkmamışken, işyerlerine ulaşmaya çalışanlar, okula yetişmeye çalışanlar mahmur gözlerle koşuşturuyorlar.

“Hayırlı işler, selamünaleyküm” diyerek pastaneye girdim.

“Aleykümselam Onur Abi…”

“Hayırdır Muhittin, neşelisin bu sabah!”

“Hayat akıp gidiyor Onur Abi. Birbirimize somurtarak nereye varabiliriz, hepimiz gülelim, birbirimize güzelce seslenelim, birbirimizin mutlu olmasına vesile olalım.”

“Çok doğru söyledin ya… Allah razı olsun senden. Ama çok zor be Muhittin, herkes bir koşuşturmacadır tutturmuş, birbirimize selam dahi veremiyoruz.”

“Doğru söylüyorsun Onur Abi… Zaman geçtikçe, teknoloji geliştikçe birbirimizden uzaklaşıyoruz.”

“Eee… İyi tarafları çok, ama kötü tarafları da var bu illetin.”

“Buyur abi, ne vereyim? Seni lafa tutup işe geç kalmanı istemem. Poğaçaları yeni çıkardım fırından…”

 “Olur, zaten iki tane poğaça alacaktım, ama bir başka bir isteğim daha olacaktı senden…”

“Buyur abi?”

“Bizim kızın doğum günü bugün. Akşama büyükanneler, dedeler falan da gelecekler, güzel bir pasta yaptıralım dedik hanımla…”

“Tabii abi… En güzelini yaparız evvel Allah, neyli olsun?”

“Meyveli olsun, şöyle on kişilik falan… Süslü bir şeyler de koy üzerine…”

“Tamam abi… Güzel bir pasta hazırlanacağım, akşama alırsın. Bu arada üzerine ne yazayım pastanın?”

“İyi ki doğdun Bal Böceğimiz…”

“Tamam abi… Gözün arkada kalmasın.”

“Güzel olacağına eminim. Geçen akşam aldığım pastayı da hanımla birlikte afiyetle yedik” dedim gülümseyerek. Derken saatime baktım, “Geç kalacağım, sen bana iki tane poğaça ver de gideyim.”

Muhittin hızlıca iki tane poğaça sardı ve elime tutuşturdu. Çok iyi bir pastacıdır bizim Muhittin, her sabah işe giderken poğaça alırım ondan, sade poğaça sevdiğimi bilir. Hoş sohbettir. Bir ara daha uzun anlatırım size onu…

“Borcum ne kadar? Pastayı da hesapla…” “Yetmiş beş lira abi… İstersen akşam ver.”

Cebimden çıkarıp seksen lira uzattım Muhittin’e.

Muhittin kasasına baktı, “Biliyorum abi, şimdi kızacaksın, ama kâğıt beş liram yok. Bozukluklardan vereceğim. İstersen akşama verirsin ya da beş lira varsa ben sana on lira vereyim.”

Elimi cebime attım ve kâğıt beş lirayı çıkarıp Muhittin’e uzattım.

“Akşama görüşürüz o zaman… Geç kalmadan çıkayım…”

“Tamam, Onur Abi… Hayırlı işler…”

Ben de hayırlı işler dileyerek dükkândan çıktım.

Adımlarımı hızlandırarak yoluma devam ettim.

Bal Böceğimin doğduğu gün gözlerimin önünde canlandı. Nasıl heyecanlanmıştım, nasıl titremişti ellerim. Doğumhanenin kapısının önünde bir sağa bir sola gitmiştim de vakit geçmemişti. Beklemek ne zor işmiş. Ne oldu ne olacak, doğum oldu mu, neden uzadı… Bin bir türlü tilki dolaşıyor insanın kafasında. Sonra hemşirenin yanıma gelip, “Hayırlı olsun bir kızınız oldu.” demesiyle rahatlamıştım.

Sonra kalın camlar ardından kuvözde gördüm Bal Böceğimi, Pervin onu ilk defa kucağına aldığında yanındaydım. Tabii Bal Böceğimi ilk kucağıma alışım her aklıma geldiğinde, şimdi olduğu gibi heyecanlanıyorum. Sanırım en büyük mutluluk bu olsa gerek…

*

Çok farklı rolleri yükleniyoruz hayatımız boyunca. Önce çocuk oluyoruz,  anne ve babamızın kanatları altında hayatı bir oyun şekilde öğreniyoruz. Ergen oluyoruz, delikanlılık dönemimizde ilk kavgamız, ilk aşkımız ile hayatın bir oyundan ibaret olmadığını fark ediyoruz. Sanrım büyüdüğümüzün göstergesi oluyor bunlar. Sonra abi, abla, kardeş, anne ve baba oluyoruz. Üstlendiğimiz her rolde ayrı sorumluluklar yükleniyor üzerimize ve ezilmemeye gayret ediyoruz. Kimilerini heyecanla, “Evet” diyerek kabul ediyoruz görevi, kimilerini ateşin orta yerinde kalmış gibi buluyoruz kendimizi. Hepsinde başarılı olmak imkânsız oluyor tabii ki, ama başarılı olmak için elimizden geleni yapıyoruz.

Baba olduktan sonra fark ettim ki üstlendiğimiz bütün rolleri bir kenara bırakıp babalığı diğer tarafa bırakmalıyız. Bu öyle bir sorumluluk ki anlatması imkânsız… Her olayda ayrı bir tavır takınmak zorunda kalıyorsunuz. Minicik bir beden her şeyi ile sizin korumanız altına giriyor.

 Sanırım bu üstlendiğim en zor görev, baba olmak… Ama dünyanın en güzel duygusu bu, doğumundan itibaren yanında olduğun birinin ilk kelimelerini duymak ve bir gün, “Baba” diye seslendiğini duymak için can atmak…

Bal böceğim, “Baba!” deyişini duymak istiyorum…

Havanın güzel olmasından dolayı herhalde yürürken ıslık çalmaya başladım. Neşeli türküler dolanıyordu dilime. İşyerimize iyice yaklaşmıştım.

Kulağımda bir vızıltı hissettim. Çınlamaya da, arı sesine de benziyordu. Annem, “Biri seni düşündü, biri seni andı!” derdi şimdi yanımda olsaydı.

Elimi kulağıma götürdüm. Arkamı döndüm. Karşıdan bir polis arabası hızla üzerime doğru geliyordu. Yan tarafımda park etmiş bir motosiklet vardı. Gözlerimin yandığını hissettim. Kulaklarımda bir uğuldama duydum bu sefer. Sonra her tarafı bir toz bulutu kapladı.

Polis arabası takla atmıştı. Toz bulutunun içinde birkaç kişiyi seçti gözlerim, kaçışıyorlardı. Vücudumda bir hafiflik vardı. Yere yığıldığımı fark edememişim. Gözlerim kapanıyordu.

Sonra ne toz bulutu kaldı gözlerimin önünde ne de hafiflik vücudumda. Bir film şeridi gibi doğumumdan itibaren bütün hayatım gözlerimin önünden geçti. Her şey bir kenara Pervin ve Bal Böceğim ile yaşadığım günler bir kenara ayrılmıştı. İkisi de gülümseyerek el sallıyorlardı…

Neler oluyor? Bu sessizlik neden?

İnsanın hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyorsa her şey bitmiş demektir.

 Hiç beklemediğimiz bir anda patlayan bir bomba, kurduğumuz bütün hayalleri havaya uçurabilir.

Gözlerimin kapanmasına mani olamadım.

Yeşil kırlar üzerinden bana doğru koşan Bal Böceğimi ve Pervin’i gördüm. Gülümsüyorlardı. Gülümsüyordum.

Bir el hissettim başımda, başım Pastacı Muhittin’in elleri arasındaydı.

Sonra, son işte… Öldüm. Her şey bitti ve benim hikâyem son buldu.

Ve sonra hayat kaldığı yerden devam etti.

2. Hikayeyi Okumak için: Pastacı Muhittin’in Hikayesi

3 Yorumlar


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir