Böyle bir başlangıç yapacağımı asla düşünmezdim.

Kalbimden geçen tüm kelimeleri ardı ardına sıralamak, zihnimi boşaltmak ve ardından ömrümün sonuna kadar susmak istiyorum. Fakat öyle bir kelime çıkıyor ki karşıma, ne öncesi oluyor ne sonrası. Sanki apartman boşluğuna düşen bir kedi yavrusuyum, tutunmaya çalıştığım tüm dallar kırılıyor, hayallerim tuz buz oluyor, gerçekler çığ gibi üzerime yağıyor. Parçalanıyorum

Her nefes aldığımda aynı kelime ciğerlerime doluyor ve kalbim her seferinde tekrar, daha önce hiç acımadığı kadar, acıyor.

Suçlu o. Suçlu.

*

Aylardır, yeni bir hikâyenin eşiğinde olduğumu hissediyor ve kalbimdeki hafif çarpıntılara yön vermeye çalışıyordum. Fakat hiç nasip olmuyor ve her gün, “Bugün o gün ve bugün başlamam gerekiyor,” diyerek masanın başına geçiyor ama sonrasında saatlerce boş boş oturup kalkıyordum. Tabii sosyal medya hesaplarını kontrol etmek, peşine nasıl takıldığımı anlayamadığım onlarca gündem hakkında saçma sapan içerikleri okumak, haber siteleri içinde o haberden bu habere savrulmak ve ilk defa dinlediğimi düşündüğüm onlarca şarkıyı tekrar tekrar dinlemek yanıma kar kalıyordu.

Başlangıç yapamamak çok zor!

Çünkü iyi bir başlangıç yapamadıktan sonra hikâyenin devamı da vasat oluyor ya da ilk andan itibaren sen öyle hissediyorsun. Belki ilk cümleyi içinden geldiği gibi yazabilsen devamı gelecek ama düşüncelerine ve kalbine hitap edecek bir kelimeyi yazamayınca da darmadağın oluyorsun. Üzeri karalanmış kelimeler çoğaldıkça da şevkin kırılıyor, tükeniyorsun. Belki de farkında değilsin ama ilk cümleyi yazabilmek için zor bir süreçten geçmen gerekiyor, bir yaşanmışlığın getirdiği gerçek acı, gerçek huzur, gerçek yalnızlık, gerçek kırgınlık, gerçek özlem, gerçek korku, gerçek sızı… bu gerçeklik öyle ki kalbinden bir kan pıhtısı gibi yayılıyor etrafa ve istemsizce yıkılıveriyorsun sayfaların üzerine.

Başlangıç yapabilmek ve güzel bir cümle ile ilk teması doğru bir şekilde kurabilmek çok mu kolay sanıyorsun?

Ne zaman başlar hikaye?

Bir bilim kurgunun ilk sahnesini yazmaya çalışan bir yazar gibi farklı bir duygu var içimde. Belki de insanlık tarihini değiştirecek bir keşfin tamamlanmasına ramak kala, ortaya çıkan onlarca tuhaflık arasında, basit bir açıklamanın peşine düştüm. Belki de sadece duygularıma yön vermeye ve patika yoldan evime gitmeye çalışıyorum.

Bilime adanmış bir hayat son nefesini vermek üzere kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor. Elleri, kalbi, aklı ve ruhu huzur içinde, çünkü birazdan gün doğacak ve insanlık yeni bir icat ile tanışacak. Bütün bir ömrünü adadığı, nefes aldığı her an düşlediği ve merak ettiği tüm soruların cevabını bulmayı ümit ettiği o an gelmişti. Adını zamanın ötesine geçirecek, yeryüzündeki bütün savaşları, diplomatik krizleri veya karşılıksız duyguları bitirecek bir icat; Zaman Makinesi.

Ben bir bilim insanı değilim. Sanıyorum ki kalan ömrüm boyunca da bilim uğruna çalışmalar gerçekleştiremeyeceğim. Fakat kalbimin derinliklerinde sahip olduğum icadı kelimelerle gerçekleştirebilirim. Kelimelerle bir zaman makinesi yapabilirim.

Bir Bilim İnsanı zaman makine yapmaya nasıl karar verir? Bu işin başlangıç noktası nedir?

Fikrin olgunlaşması, fikrin mekaniğe dönüştürülmesi, işçilik ve mekanizmanın çalışması…

Bilim adına bunlardan hangisini başlangıç olarak kabul ederiz?

Kendi olayıma dönüyorum. Benim için başlangıç noktası nedir?

Kelimelerle bir zaman makinesi yapmanın başlangıcı nedir?

Kalbinde bir kelimenin belirmesiyle bir duygu oluşması, aklında oluşan bu duyguyu hikayeye dönüştürme ve kelimeler aracılığıyla hikayeyi oluşturma…

Tabii benim işimin belki de en can alıcı noktası mekanizmanın çalışıp çalışmadığını test etme kısmı, yani başka bir insanın kelimelerine anlam yüklemesini görebilmek. İşte zaman makinesinin çalışıp çalışmadığını ancak o zaman anlayabilirim.

Kelimelerle bir zaman makinesi yapmak yorucu ve zorlu bir çalışma süreci olarak karşımda duruyor. Benim zaman makinem bu hikâye ve ben o kelimeye ulaşmak istiyorum. Eğer ulaşabilirsem son bir kez sarılmak istiyorum. Fakat parçaları birleştiremiyorum.

Bir hikâye, yazarın ilk kelimeyi kağıda yazmaya başladığında mı, okurun ilk kelimeyi okuduğunda mı, yazarın hikayeyi hayallerinde veya gerçekte yaşadığında mı, okurun kendinden bir parça bulup hikayenin içine kendini soktuğunda mı, yoksa tüm bunlarında ötesinde zamanın herhangi bir anında zihnimde oluşturduğum bir kelime ile mi başlar?

Tüm bu düşüncelerin arasında yine ne zaman başlayacağımı öngöremeden ve korkularımdan kaçarak başa dönüyorum.

Sonunda gözlerimdeki kızarıklık ve omuzlarımdaki dayanılmaz ağrı ile kendimi yatağa atıyorum.

Tavandaki izler, dışarıdan gelen sesler ve boğucu sıcakla birlikte ortaya çıkan ter kokusu eşliğinde günün kalan kısmını geçirmeye çalışırken hiçbir şeyin tam olmamasından dolayı hissettiğim vicdan azabı ile yaşamaya alıştığımı düşünüyorum. Bu duyguya alışmak gerçek manada insanın damarlarındaki kanın akış hızını değiştiriyor. Çünkü ilkinde biraz içini yakıyor ve bir daha olmayacak diyorsun, sonra ikincisinde bu defa son, sonra üçüncüsünde bir daha asla, dördüncüsünde tamam bu da olsun artık yok, sonra beşinci altıncı yedinci derken hissizleşiyorsun. Ardından içinde bulunduğun hali kabulleniyor ve gerçek buymuş, herkes aynı şeyleri yaşıyormuş gibi düşünüyorsun.

Normal yaşantıya ve toplumun sana iteklediği standarda ayak uydurduktan sonra “oh mis,” ne dert kalıyor kafada ne tasa. Tembellik geçici değil, tembellik sürekli ve aynı zamanda ortaçağ Avrupa’sının bulaşıcı hastalıkları gibi elden ele, dilden dile bulaşıyor. İnsanlar birbirinin tembelliklerinden etkileniyor. Sonra ne zamanın hükmü kalıyor ne de yapılacak işlerin. Telefonlar çalıyor, mailler yağmur gibi geliyor ve her birine geçiştirici cevaplar veriliyor. Yeter ki, tembellik hali bozulmasın.

Ben bu halde yaşamaya ayak uydurmuşken farklı ruh halleriyle mücadele etmeyi de öğrendiğimi düşünüyordum. Çünkü eskiden beri varlığından emin olduğum hayalperest tarafım ile realist tarafım arasındaki mücadeleye hakemlik etmeyi bırakmıştım.  Kollarımı açarak sokaklarda avazım çıktığı kadar bağırmak isteyen asi genç ile otuzlu yaşlarının verdiği olgunluk hırkasını üzerine giyinen genç yöneticinin kavramları aynı değildi. Biri umut ederek hedeflerini planlarken diğeri korkularının arkasına saklanarak gerçekleri gizlemeye çalışıyor.

O hayalperest delikanlının düşüncelerinde gerçeküstü olarak isimlendirilen fakat gerçeğin ta kendisi bir kurgu mevcutken genç delikanlı insanlarla iletişiminin nasıl olacağını düşünüyor, kelimelerin cüsselerine ve şişkinliklerine göre kıymet veriyor ve yanlış yapma korkusu ile doğru bildiği şeyleri dahi üç defa sorgulayarak yapıyordu.

Durup durup aynı cümle etrafında kalmak gibi veya aynı kitabı çevirip çevirip okumaya çalışmak gibi hayatın her sahnesinde karşımıza çıkan olayları ilk defa yaşıyormuş gibi düşünmeyi bırakmam gerekiyor artık.

Her neyse, işte hep bir başlangıç cümlesi etrafında dolanıp farklı farklı karakterleri tahayyül etmeye çalışırken nedenini anlayamadığım bir duygu kapladı içimi. Korku, irkilme, hissizleşme gibi bir şeydi. Sonra yaptığım şeyleri erteleme düşüncesi ile yüzleştim ve kendimi bu satırları yazarken buldum.

Aslında bir tek kelimeyi dünyamdan çıkarmaktı niyetim. Hep aynı satırlar etrafında dönüp dolaşıyordum. Sonra birden bire oluverdi her şey. Fark edemedim. Ne zaman başlamıştı bu hikâye? Suçlu kimdi?

Ben kimim?

Böyle bir başlangıç yapacağımı asla düşünmezdim.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir