Kalbin huzursuz olduğu zaman hayatının her alanında huzursuzluk hissediyorsun. Bedenini trafiğin en yoğun yerinde yapayalnız, kalbini kalabalık caddelerde terkedilmiş, ruhunu bir antikacı dükkanında rehin bırakılmış hissediyorsun; sanki insanlar hep ayağına dolanıyor ve senin kuyuna taş atmaya çalışıyorlar; sanki elini hangi işe atsan ters gidiyor ve kulakların uğulduyor ama sesleri duyamıyorsun; sanki aldığın her nefes zehir zıkkım, dokunduğun her nesne cüzzamlı oluyor.

Sakin ol.

Dünya sadece senin etrafında dönmüyor.

Gözlerimi kırptım ve kendime gelmeye çalıştım. Biran nerede olduğumu ve ne yaptığımı düşündüm. Sanki bir önceki dakikaları bu bedenin içindeki farklı bir ruh yaşamış gibi, bir kitabın içindeki küçük bir pasajı okur gibi hissettim. Hiçbir şey hatırlayamadığımı, gökyüzünden bir meteor gibi düştüğümü ve o an yaşamsal aktiviteye başladığımı düşündüm.

Bu bacaklar, yaba gibi ayaklar, tüylü eller ve geniş omuzlar; hepsi şu kalbin mi?

En son hatırladığımda dik saçlı, sıska, uzun bacaklı ve kara bir çocuktum. Evimizin bahçesindeki elma ağaçlarının birinin dalına oturmuş kitap okuyordum. Güneş, yaprakların arasından süzülerek gözüme vuruyordu. Bir yanda kitabın gizemi ile kalbim çarparken diğer yanda kuşların şaşkınlığı ve yaprakların hışırtısı ile ruhumu doyuruyordum. Geçmiş, gelecek ve o an arasında sıkışıp kalacağımı ve ömrümün sonun kadar dönüp dönüp o anı yaşayacağımı ya da yaşadığımı varsayacağımı o gün asla bilemezdim. Fakat tekerrürden ibaret bir şey bu, adına kısaca yaşamak diyoruz. Ben o anı yaşadım ya da her an yaşayacağımı düşünüyorum.

“Oğlum, düşüp bir yerlerini kıracaksın, in aşağı?”

“Yok baba, düşmem ben. Burası kitap okumak için çok rahat.”

“Kitap okumak için rahat mı?”

“Evet, kimse rahatsız etmiyor. Kimse fark etmiyor. Kimse meraklanmıyor.”

“Kimse senin orada olduğunu bilmiyor ve başka yerde oyun oynadığını düşünüyor.”

“Evet, böyle olunca da rahatlıkla kitap okuyabiliyorum. Oh mis. Canım çektiğinde dalından koparıp elma da yiyorum. Belki de haklısın baba, ben bir oyun oynuyorum.”

“Hadi, in aşağı oğlum. Yardımına ihtiyacım var.”

Baba, ben o ağaçtan ne zaman indim?

Gözlerimi tekrar açıp kapıyorum. Bu ben miyim?

*

“Samimiyim,” dedi Umut, elindeki çakmağı çevirip dururken, “Benim samimi olmam senin kalbindeki huzursuzluğa çare olacak mı?”

Huzursuzluk mu?

“Hayır,” dedim doğrudan tepki gösterir gibi, “Ben huzursuz değilim, bu hissettiğim duygu huzursuzluk olamaz. Bu daha çok endişe gibi bir şey. Endişe…”

“Nasıl yani?”

“Endişe,” dedim tekrardan ve kelimeyi dilimde heceleyerek kendi kendime vakit kazanıyordum. Kalbimdeki basbayağı huzursuzluktu fakat bunu kabullenmek içimden gelmedi. Eğer huzursuzluğumu kabul edersem yok olacağımı falan düşüyordum. Kabullenmezsem, belki, bir ihtimal, o elma ağacının dalına oturup kitap okuduğum günlere geri dönebileceğimi hissediyordum. Belki de o ağaçtan hiç inmeyeceğimi ve sonsuza kadar aynı şekilde kalacağımı. Huzursuzluğu kabullenirsem hissizleşeceğim. Hissizleşirsem diğerlerine benzeyeceğim.

“Endişe etmeni gerektiren ne?”

“Bilmiyorum,” dedim. “Belki de sadece endişe etmek istiyorum. Çünkü endişe ettiğim zaman bir anlamda yaşamaya devam ediyorum. Akrep ve yelkovanın takibi devam ediyor. Kaygılarımı gözden geçirip, neye ne kadar tasalandığımı, neden kuşku duyduğumu ve düşüncelerimin ne kadarını bu korku ile savuşturmam gerektiğini bilemiyorum. Bu da beni fazlasıyla endişeli olmaya itiyor. Sonra durup, kendi kendime, endişe ettiğim için kızıyorum. Hayat bu kadar endişe etmeye değer mi?”

“Hayat başlı başına bir endişeden ibaret değil mi?”

Gözümü yoldan ayırdım ve Umut’un yüzüne baktım, gözlerini görmek ve bu cümleyi kurarken ne kadar samimi olduğunu görmek istiyordum. “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?”

“Hayır, düşünmüyorum. Fakat toplumun bu şekilde düşündüğünü ve bu nedenle bu kadar dert tasa içinde olduğunu düşünüyorum. Eğer böyle olmasaydı hayatımızda neler farklı olurdu ve dünya daha yaşanılabilir olur muydu diye içimden geçiriyorum.”

“Evet,” dedim tekrar yola bakarak, “Endişe çağımızın çıkmaz sokağı gibi. Endişe edecek bir şeyler mutlaka buluyoruz ya da bir şeylere endişe etmemizi istiyorlar.”

“Kimler onlar?”

“Herkes…”

Umut gülümsedi, “Hala daha tam olarak niçin endişelendiğini söylemedin. Bu söylediklerin sadece bir kelime oyunundan ibaret. Kalbin ile aklın farklı şeyler söylüyor. Bu sebeple kelimeleri ağzında evirip geveliyorsun. Birbirinden bağımsız cümlelerle anlamlı bir metin oluşturmaya çalışıyorsun. Fakat olmuyor. Çünkü nedeni çok belli. Sen endişe etmiyorsun. Endişeli gibi görünmeye, endişeli gibi rol yapmaya, endişeli gibi yaşamaya çalışıyorsun. Çünkü endişe senin için bir kalkan mahiyeti görüyor. Endişe sayesinde gerçek korkularından, hislerinden, duygularından uzak duruyorsun. Bu sebeple şükürler olsun ki endişe edecek bir şeyler buluyorsun. Tıpkı toplumun tamamı gibi, huzursuzluğu endişe sanıyorsun. Endişe etmek iyidir bir mana da, çünkü endişe edersen ümit edersin. Fakat huzursuz olursan, tıpkı senin olduğun gibi, ümitvar olamazsın.”

“Şimdi kalbini aklını ve ruhunu toparla ve konuş; neden huzursuzsun?”

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir