Bazen bir an öylece uzasın istersin.

Uzasın…

Uzasın…

Ve öncesine ya da sonrasına hiçbir şey kalmasın. Öyle bir uzasın ki önünde ve arkasında hiçbir beklentin olmasın. Hayatın sadece o andan ibaret olsun. Kelimelerin o an özelinde kalsın. Hep o anı anlat, düşün, hisset, hatırla, tekrarla, yaşa, yaz. O an senin olsun. Sen o an ile bütünleş. Tüm acılarını o an yay. Acı o an ile bütünleşsin. Tüm sevinçlerin o an içinde saklı kalsın. Kalbin sadece o an atsın. Bedenin o an titresin ama bunu kimse bilmesin. Düşlerin o an kanatlansın. Gözlerin o an görsün. Kulaklarındaki uğultu o an çınlamaya başlasın. Dilinin ucuna kelimeler biriksin ama sen o anı sessizlikle hatırla. Korkma, üzülme, ağlama, unutma, sev, yaşa… Çocukluğunu, gençliğini, ilk kalp ağrını, korkulu rüyalarını, sevinçlerini, hasretini, özlemini o an toprağa ver. Sen hep o anı yaşa ve o anın tadını çıkar.

Öylece uzasın o an ve başka bir an kalmasın sonrasında…

Çok istersin değil mi?

Fakat sonra fark edersin ki zaman tarif edilemeyecek şekilde kuralları koyuyor ve ilerliyor. Beklemene izin vermiyor. Acını hissediyorsun ama anlatamıyorsun…

Sen ne anı yaşayabiliyorsun ne de anın ötesinde hayatın değerini hissedebiliyorsun.

Şimdi durup durup hep o anı yazmak istemenin, o anı kurgulamanın ama yazamamanın nedeni, belki de bu değil mi?

Çünkü sen suçlusun.

*

“Abi, müsait misin?”

“Gel gel, müsaittim.”

“Ne Bileyim Abi, dalgın gibi görünüyordun.”

“Bazen oluyor böyle, bir an şöyle bulunduğun ortamdan, zamandan kopmak istiyorsun. Hayatı sanki yaşadığın bu anın ötesinde gibi hissederek dalıp gidiyorsun.”

“Hayırdır abi, ters giden bir şeyler mi var?”

“Modern hayat… Ah… İçinde illa ki bir şeylerin ters gitmesi mi gerekiyor? Etrafımıza baksana…”

“Şey… Mımmm”

“Bazen bütün bu kurguladığımız hayatın her şeyin üzerinde olduğunu ve hep böyle devam edeceğini düşünüyoruz. Oysa bizim planlarımızın üzerinde bir plan ve program var. Kendimizi ona göre hazırlamamız gerekiyor.”

“Ama abi, toplumun tamamı böyle baksana koca şehir, insanlar, koşuşturmaca… Kendimizi bu curcunanın dışında görebilir miyiz?”

“Sorun belki de bu değil mi? Biz topyekûn uçuruma gidiyoruz ve farkında değiliz”

“Uçurum?”

“Faruk, benimle oyun oynama…”

“Abi seninle konuşmak gerçekten hoşuma gidiyor. Hayata bakış açın, düşüncelerin…”

“Teşekkür ederim, fakat biliyorsun, hayat devam ediyor.”

“Evet abi. Arkadaşlara haber vereyim mi, toplantı odasına geçelim mi?”

“Tamam, siz geçin bende maillerimi kontrol edip geliyorum.”

İnsan her şeyden önce yaşadığı çağın kurallarına riayet etmeli ve oyunbozanlık yapmamalı. İnsan her şeyden önce neyi niçin yaptığını bilmeli. İnsan kalbi ile aklının arasında sıkışıp kalmamalı ve dengeyi yakalayabilmeli.

Bilgisayarımı açtıktan sonra koltukta kafamı arkaya yaslayarak nefes almaya çalıştım. Nisan ayının gelmesi ile birlikte neden içsel bir sorgulamanın içine girdiğimi biliyordum. Çünkü 8 Nisan benim doğum günüm ve ben her doğum günümde kendimi, hayatımı ve geride kalan bir yılımı anlatan bir yazı yazarım. Bu sebeple de doğum günüm yaklaştıkça ardımda kalan seneyi düşünmeye, sorgulamaya başlıyorum.

Bilgisayarım açıldıktan sonra mail kutuma baktım. “Ouwww…” gibisinden bir ses çıkardım. Olamaz, bu kadar mail gelmiş olamaz. “Neyse toplantıdan sonra bunlara cevap veririm.”

İletişim, tanımlaması en zor iş alanlarından biri belki de. Çünkü öyle esnek bir yapıya sahip ki ne tarafa çekmek istersen oraya doğru uzayabilir. Kurum içindeki koordinasyonla ilgili çalışmalar, kurum dışı ile kurulacak diyaloglar, tüm işlerin, markaların, şirketlerin ve ürünlerin tanıtımı, basın ve önemli kişilerle oluşturulacak yakınlık fakat yeri ve zamanına göre az ya da çok yakınlık, gerçek, tüzel ya da dijital iletişim…

Zamanın akışına bıraktığımızda tüm değerlerimizi, niteliğimizi geride bırakıyoruz.

Çünkü biz suçluyuz.

1 Yorum


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir