Otuzlu yaşlarımın başında hayallerimi süsleyen yazarlık düşüncesi ile duygularıma yön veren bir adam iken kendimi bir anda iş dünyasının en çetrefilli mekânlarından birinde yönetici koltuğunda otururken buldum. Yumruğun hangi taraftan geldiğini hissedemeden daha yere düşüyordum ve hiç vakit kaybetmeden bir başkası o koltuğa talip oluyordu. Önemli olan koltuktu ve sahip olabilmekti. Gün boyunca tüm yaptığım koltuğuma sahip çıkmaktan başka bir şey değildi. O koltuğa sahip olduktan sonra da yapman gereken tek şey yumruklara karşı bir savunma yöntemi geliştirmek ve kendini koruyabilmekti. Bütün mesele koltuktaydı. Koltukta oturmak, koltuğun taleplerine karşılık vermek ve daha sıkı bağlanabilmek için tüm gayretinle çalışmak.

Ben bu denklemin hangi bilinmeyeniydim bilmiyorum. Kestirme, patika veya yan yol hangisi olursa olsun tüm yollar beni aynı noktaya götürüyordu. Kendi kendime bir tanımlama dahi geliştirmiştim. Gün batınca yazar, gün doğunca iletişim uzmanı oluveriyordum.

Fakat biliyor musunuz? Onlarca zorluk, yüzlerce farklı tümsek çıksa da önünüze bir şekilde yolunuzu bulmayı öğreniyorsunuz, ta ki daha önce hiç karşılaşmadığınız bir darbe ile karşılaşıncaya kadar. Hiç beklemediğiniz bir şekilde, beklenmedik bir anda tüm gerçekler darmadağın oluyordu.

Sen sadece suçlu kim onu bulmaya çalışıyordun.

Suçlu kim?

*

Günümüzün çalışma mantığı ve gençleri sürükleyen, tırnak içinde, kariyer anlayışı, kavramlarından çok rahatsızım. Milenyumun gelişi ile üniversite yılları başlayan ve ardından çeşitli kariyer planlamaları doğrultusunda yaşamını şekillendirmeye çalışan bir birey olarak bu konuda söyleyebilecek çok sözüm var. Öncelikle bir birey olarak ne istediğimi bildiğimi düşünüyordum fakat üniversite bitip hayatın kıvrımlı yollarında yürümeye başladıktan sonra hiçbir şey bilmediğimi öğrendim. Üniversitelerde hoş zaman geçirip dört beş yıl boyunca tozpembe hayaller kuruyor insan, sonrası ise hüsran. Önce işsizlik diye bir kavramla karşı karşıya kalıyorsun. Sonra iş buldum dediğin anda hayallerinin yıkıldığını fark ediyorsun. Sonra yeni bir dünya inşa etmeye çalışıyorsun fakat hiçbir zaman yeterli zaman, enerji ve birikime sahip olamadan inşa ettiğin dünyan yıkılıyor. Ömrün denemelerle geçiyor…

İşsizlik kavramını derinlemesine incelememiz gerekiyor. Çünkü kavramın söylenişinde ve algılanışında hatalar var. Çünkü bizim kuşak işsiz kalsın diye eğitildi ve etrafımız profesyonel işsizler ile dolup taştı.

Eminim ki yanlış anlaşılmalara çok açık cümleler kuruyorum ve bu yazdığım satıları hiç kimse üzerine alınmayacak. Biliyorum ki hiç kimse benim bahsettiğim “bizim kuşak” değil. Şöyle ki, bu bizim kuşak üniversite okur sonrasında bir sınava girip iş sahibi olacağım diye yıllarca bekler. Bu bekleme anında da devamlı olarak konuşur, konuşur, konuşur… Çünkü aslında o kötü giden, yanlışlarla sarılmış bir düzen vardır. Fakat ne zaman ki o sınavdan başarılı bir şekilde geçer ve iş sahibi olur. O sınavla ilgili tüm düşünceleri değişir. O gereksiz sınav bir gereklilik haline dönüşüverir ve herkes o sınavdan başarılı olmak zorundadır.

Bu anlattığım daha işin başlangıcı aslolan daha sonra başlıyor. Var olan ama görünmeyen işsizlik; bir işe sahip olup da iş yapmama becerisi, iş yapmanın önüne set olma yetisi veya tembellik hastalığı. Biz bir şekilde bir işe sahip olduktan sonra o işi kaçırmamak için neler yapabilirizin derdine düşüyoruz. Kodlarımıza yavaş yavaş enjekte edilen modern iş yapmama düşüncesi böylelikle açığa çıkıveriyor. Mekânı, insanları, işi, toplumu, dünyayı, uzayı, boşluğu, evreni, varlığı, hiçliği, yaşamayı sorgulamaya başlıyoruz. Sorgu uzadıkça uzuyor ve sonucunda görünmeyen bir işsizlik kavramı doğuyor. Saatlerce sosyal medya araştırmaları, sonucu olmayan uzun muhabbetler ve gıybetin en alası…

Bütün bunların yanında bir yerlerde unutulan basit hayaller ve yaşam mücadelesi. Ben bizim kuşağın içinde ne olduğunu anlayamadan yaşamaya çalışan bir delikanlıyım.

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir