“Bir Şehir Sadece Binalardan İbaret Değildir”

Şehirlerin kendilerine has özelliklerinin olduğuna, bir kalp taşıdıklarına ve kalplerinde derin izler barındırdığına inanıyorum. Öyle ki bence bir şehre anlam veren; yüksek binalar, modern sesler ve kentsel dönüşümler değil… Bir şehri değerli kılan ruhumuzda bıraktığı izler, manevi dünyamızda ufuklar açan huzur ve düşüncelerimizdir.

Aslında, gözlerim çapaklı ve uykulu olmam gerekiyorken ruhumda hissettiğim o farklı duygu ve heyecan, bacaklarımın titremesine sebep oluyordu. Yenikapı’dan feribota bindiğimde  bir an için etrafımdaki kalabalıktan uzaklaştım ve şimdiye kadar gittiğim bütün şehirleri düşündüm. Hepsinde ayrı bir hatıra ve yaşanmışlık bırakmıştım. Fakat şuanda gitmekte olduğum şehirde bıraktıklarım çok daha farklıydı. Çünkü ben bu şehirden güç ve huzur almıştım. Bu şehir gezdiğim diğer bütün şehirlerin içinde, zamanın bir vaktinde sabit kaldığı, kıtalara adalet  ve huzur getiren koca bir çınarın yetiştiği, kelimelerin anlamlarına anlam yüklediği, Osmanlı tarihinin önsözünün yazıldığı  eşsiz  bir şehirdi.

Evliya Çelebi bu şehirden “Ruhaniyetli bir şehirdir” diye bahsediyordu.

Farkedebilirseniz, bu şehirde iki farklı zaman var. Birincisi şuan içinde bulunduğumuz, nefes aldığımız. Diğeri ise takvim sayfalarının yırtılması ile geçmeyen, saatle alakası olmayan hep aynı mevsimin yaşandığı ve aynı yüzlerin değer kattığı bir zaman. Yürürken, uzaktan iç çekerek bakarken veya dua ederken bir anda kendinizi bu ikinci zamanda bulabilirsiniz.

“Yeşil Bursa!”

İşte Bursa’ya gimek üzere yola çıktığımda bunları düşündüm. İlk defa gitmiyorum Bursa’ya, daha önce çeşitli vesilelerle dört beş defa gittim. Kiminde uzunca bir müddet kaldım. Fakat hiçbirinde doyamadım ve ayrılık vakti gelip çattığında, “Doyamadım sana, bekle, yine geleceğim” dedim.

Etrafımızdaki yolcuların hareketlenmesi ile feribottan inme vaktimizin geldiğini anladım. Yol arkadaşımın kulağına eğilerek;

“Bursa denilince aklına ne geliyor?”

“Yeşil Bursa!”

“Başka,”

“Ulu Camii, Uludağ, Kınalıkar, tarihi evler, iskender, kestane şekeri ve timsah…”

“Bursa öyle bir şehir ki bir sokakdan farklı zamanlardaki her geçişlerinde farklı duygulara kapılabilirsin. Ayrılık vakti geldiğinde keşke biraz daha kalabilseydim dersin.”

“Beni nerelere götüreceksin?”

“Ayrılırken keşke biraz daha fazla kalabilseydik diyeceğin yerlere…”

“Camii İçinde Şadırvan; Ulu Camii”

Bursa’da elinizle koymuş kadar kolay bulabileceğiniz ilk yer Ulu Camii’dir. Sanki bir mıknatıs gibi sizi kendisine doğru çeker. Osmanlı Sultanlarından Yıldırım Beyazıt’ın yaptırdığı Ulu Camii’nin ilk imamı da Mevlid-i Şerif’in yazarı Süleyman Çelebi’dir. Hatta bilindik bir hikaye de şöyle anlatılır.

1409 yılı Ramazan ayında ikindi namazını müteakip kürsüye çıkan vaiz efendi, konuşması esnasında “Rasüller arasında fark yoktur…” (Bakara 285) ayetinin tefsirini yaparken, cemaatten biri itiraz ederek “Risalet yönüyle aralarında fark olmasa bile benim efemdim Hz. Muhammed (s.a.v.), fazilet açısından hepsinden üstündür.” der. Bu mesele tartışma konusu olur. Bu konuşmaya şahit olan Süleyman Çelebi o dakikadan itibaren Hz. Peygamber’in faziletlerini anlatan Mevlid-i Şerif’ini yazmaya karar verir. Mevlid-i Şerif Türkçe yazılmış olup yaklaşık bin beyittir.

Ulu Camii’yi diğer bütün camilerden ayıran en önemli özellik sanırım duvarları içinde bulunan şadırvanı ve duvarlarında asılı duran devasa büyüklükteki levhalarıdır.

Abdestimizi tazelemek için şadırvanın bir çeşmesinin başına oturduk. Su sesi öyle güzel geliyordu ki sanki camiinin içinde farklı bir iklim vardı.

“Biliyor musun, bu camiinin inşatı başladığında bu şadırvanın yerinde yaşlı bir kadının evi varmış. Gönül rızası ile evini satmak istememiş. Bu sebeple camii inşaatı yapılırken bu ev, üstü açık bir şekilde bırakılmış, camii tamamlanmış. Ancak kadın vefat ettikten sonra o ev yıkılımş ve bu şadırvan yapılmış. Evliya Çelebi, yaşadığı dönemde bu camiye gelmiş ve bu havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünü seyahatnamesine yazmış.”

“Balıklar mı?”

“Şimdi bütün bu anlattıklarımdan aklında sadece balıklar mı kaldı? Bu şadırvana dikkatli bak. Tek merkezden kaynayan bir su var. Allah’ın birliğini ifade eder gibi. Etrafımızdaki çeşmeleri say, otuzüç tane, tek merkezden kaynayan su otuzüç ayrı yerden akıyor.”

Ulu Camii’nin içi sanki bir hüsn-ü hat müzesi gibi. Dört bir tarafta irili ufaklı levhalar var. Duvarlarda hiç boşluk bırakılmamış sanki. Siyah ve kırmızı renkler ve çeşit çeşit motifler. Gözlerinizi ayıramıyorsunuz.

Aslında fotoğraf makinem yanımdaydı fakat bütün bu güzellikleri bir fotoğraf karesine sığdırmak istemedim. Büyük bir osmanlı tuğrasının altında şu hadis yazıyordu.

“Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahiplerinedir”

Camii içinde yürüdük, çok sonraları hünkarlar için yapılmış özel kısma geldik. Altın varaklı, işlemeli süsler vardı. Tepedeki levhada yazanları yanıbaşımızdaki turistlere anlatmaya çalışan rehberden işittik.

“Allah, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa suresi, 58)

Ulu Camii içinde bütün bu yazıların rastgele seçilmediğini anlıyorsunuz. Hayatımızın her anını kuşatan, düzenleyen, bilgilendiren mesajlar bunlar ve bizlerin huzuruna huzur katıyor.

Emir Sultan, Hazreti Üftâde, Somuncu Baba, Süleyman Çelebi ve diğerleri, bu camii içindeki bu huzurlu hava başka hiçbir yerde yok.

“Emir Sultan”

Ulu Camii’den ayrıldıktan sonra yarım saatlik bir yürüme mesafesinden sonra Yeşil Camii’ye vardık. Ulu Camii ne kadar kalabalıksa burası o kadar tenha. Yeşil camii ve yeşil türbe karşılıklı, buraya yeşil türbe denmesinin nedeni de süslemelerde yeşil çinilerin kulanılmış olması ve gözünüzü yemyeşil bir manzaranın karşılaması.

Yeşil Camii’den ayrılıp Emir Sultan tepesine doğru yol aldık.

Emir Sultan hakkında anlatılacak öyle çok şey var ki, hangi birinden bahsetmeliyim?

Bir hikayede şöyle anlatılır.

Şeyhülislâm Molla Fenârî, Emir Sultan’dan icâzet aldıktan sonra, Ulu Camii’de vâz veriyormuş. Birgün vâz vermek için yine kürsüye çıkmış. O sıralarda da Emir Sultan hazretleri bir talebesini, bir şeyler almak için çarşıya göndermiş. Bu talebe, Şeyhülislâmın vâz vereceğini duyunca, kendi kendine; “Gidip vâzı dinliyeyim, Şeyhülislâmın hayır duâsını alayım.” diye düşünerek Ulu Camii’ye gitmiş.

İşte ne olduysa o anda olmuş. Camii’de zelzele olmaya başlamış. Cemâatin bir kısmı dışarıya kaçmış. Fakat, dışarıda zelzele olmadığı görülmüş.  Bu durumdan haberi olan Şeyhülislâm, murâkabeye dalmış ve sonra cemâate dönüp;

“İçinizde Emir Sultan’ın hizmeti ile emr olunan kim ise, çabuk camiiden dışarı çıksın. Yoksa bizi helâk ettirecek.” demiş.

Talebe hemen dışarı çıkmış. Camiinin sallanması durmuş.

Bu talebe işini görüp dergâha gitmiş. Emir Sultan’ın huzûruna girmiş. Talebe selâm vermiş. Emir Sultan başını kaldırıp, sâdece talebeye bakmış. Talebe, hocasının heybetinden düşüp bayılmış. Ayılınca, Emir Sultan ona;

“Ey oğlum! Dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı ki, başkalarından yardım beklersiniz. Bir kimse hocasından çeşit çeşit nîmetlere kavuşurken, gidip başkasından yardım istemesi, ona suâl sorması, ilim öğrenmesi, hem ayıp, hem gevşekliktir.” buyurmuş.

“Yokluk Kapısında Varlık Olmaz!”

Bursa’ya geldiğinizde mutlaka gitmeniz gereken yerlerden biri daha var. Çakırhamam’ın önünden yol ikiye ayrılır. Sağ taraf sizi Bursa surları ile kaplı hisara ve tophaneye götürür. Burada Osman ve Orhan gazinin türbelerini görürsünüz. Sol taraf ise sizi Yokluk Kapısına Üftade Hazretlerinin bulunduğu tepeye, Pınarbaşı semtine götürür.

Etrafımızdaki binaların yavaşça kaybolduğu ve ruhumuzun usulca dinginleştiği anda kendimizi O’nun türbesinin bulunduğu düzlükte bulduk. İşte birazdan orada olacaktık, o çınar ağacının altında oturacak ve rüzgar ile birlikte kalplerimiz ‘Allah’ diyecekti. Birkaç adım sonra Bursa’nın bu küçük tepesinde huzur iklimini yaşayacağız.

Burası derman arayanların uğrak yeri gibi, ellerindeki küçük Kur’an cüzleri ile kadınlar sıra sıra dizilmişler. Çocuk sesleri semaya yükseliyor. Kim bilir neler neler isteniyor.

‘Yokluk’ Kapısında ‘Varlık’ olmaz.

Üftade Hazretleri, kendisine mürid olmak için gelen Bursa Kadısı Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine, asırları aşarak günümüze kadar ulaşan hikmetli sözlerinden birinde şöyle demiş; “Burası yokluk kapısıdır, biz de, fakirlik kapısının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmur bir dünyân var. Bizim gibi kulların, Allah-u Teâlâ’dan başka hiçbir şeyi yoktur.”

Üftade Hazretleri, bir gece rüyasında Emir Sultan’ı görür ve onun ricası ile Emir Sultan Camii’ne gider. O günden sonra da ömrünün sonuna kadar Emir Sultan camiinde görev yapar.

Üftade Hazretleri ve eserleri hakkında çok hikmetli şeyler söylenmiş. O tepedeki çınar altının altında oturduğunuzda hissettiğiniz huzur size herşeyi anlatmaya yetiyor.

O gün yanıbaşımıza gelen orta yaşlı bir amca bize bir hikaye anlattı.

Bir ikindi vaktinde, Üftade hazretlerinin yanına yaşlı bir kimse gelmiş.

“Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Vazifelerimizi yaptıktan sonra, maddi gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra, kendim geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirhâm edecektim.” diye yalvarmış.

Üftade hazretleri de; “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim.” buyurmuş.

Yaşlı adam da kimseye söylemeyeceğine dair söz verince, Üftade hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirmiş ve; “Şimdi bakınız! Kâbe-i Muazzama’nın yanındaki namaz kılan şu kimseler, hanımın ve çocukların değil mi?” buyurmuş.

Adam hayretle binlerce kilometre uzakta bulunan Kâbe’nin yanındaki çocuklarını görmüş. Üftade hazretleri, namaz kılan çocuklara hitap ederek; “Annenizle birlikte, Harem-i Şerîf’in dışındaki deveye binip acele geliniz!” buyurmuş.

Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini almışlar ve dışarı çıkmışlar. Dışarıda bir devenin beklediğini görmüşler. Üçü birden deveye binip Bursa’ya doğru sürmüşler. Devenin her adımı, gözün görebildiği uzaklığı kat ediyormuş. Kısa bir zaman sonra, deve, çocuklarla birlikte yanlarına gelmiş. Üftade hazretleri, deveye bir şeyler söylemiş ve deve birden kaybolmuş.

Sonra dönüp o yaşlı adamın kulağına da; “Bunu sakın kimseye söyleme!” diye tekrar tembih eylemiş.

“Bursa’da Zaman”

Feribotumuz Yenikapı’ya yaklaştı.

“Bir daha ne zaman geleceğiz Bursa’ya?”

“Bu soruyu benim sormam gerekiyordu.”

Bu benim Bursa’ya ne ilk gelişim, ne de son, inşaallah. Biliyorum her gelişimde farklı bir huzur kaplıyor içimi, farklı bir neşe. Gittiğim yerleri ve hissettiklerimi kelimelerle anlatmak neden bu kadar zor, Bursa’yı görünce anlıyorum.

Feribottan inerken yol arkadaşım kolumu  çekiştiriyor.

“Çok önemli birşey unuttuk!”

“Hayırdır inşaallah, ne unuttuk!”

“Bizimkiler kestane şekeri istemişti, kestane şekeri almayı unuttuk!”

“Bak işte, Bursa’ya bir daha gitmemiz için bir neden daha olmuş oldu!”

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir