Farklı ülkelere, şehirlere yaptığım yolculuklar sonrasında sabitleşmiş düşüncelerimin olduğunu fark ettim. Bir şehirden başka bir şehre geçerken, gömlek değiştirir gibi bırakmalıymışsın meğer kimliğini, takıntılarını, düşüncelerini ve yine yeniden başlamalıymışsın hayata. Uzaktan göründü mü yeni bir şehir, aklında hiçbir düşünce olmamalıymış ve sadece nefes almalıymışsın. Yeni şehir, yeni. Yepyeni.

Her şehrin kendine has özellikleri var. Sesler, renkler, hâller, kokular…

Yaptığım gezilerde bir şehre ilk defa geliyorsam, önce susuyorum. Gözlerimi kapayıp o şehrin seslerini dinliyorum, ilk defa dinlediğim bir melodi geliyor kulağıma, ardından farklı tonda sözler ve kendine has bir ritim. Her şehirde yeni bir şarkı besteliyorum.

Sonra gözlerimi açıyorum. Seslerin ardından renkler çarpıyor gözüme, şehrin baskın renklerini çıkarıyorum; mavi, kırmızı, mor, yeşil… Biri diğerlerinden illa ki baskın oluyor.

Ve sonrasında hâlleri koyuyorum renklerin üstüne. Kafamda bir şeyler iyice beliriyor. Yavaşça, geldiğimi belli etmeden şehrin sokaklarında yürümeye başlıyorum, yere yumuşak basıyorum, misafiri olduğum yeni şehri incitmiyorum.

En son keşfimi tamamlamak adına bu yeni şehirlerin kokularını çekiyorum içime; baharat, çiçek, parfüm, toprak, beton… Kokular, yapbozu tamamlamama yardımcı oluyor.

İşte böyle, sessizce giriyorum bir şehre ve kendimce çıkarıyorum özelliklerini, kimse ile konuşmadan. Her şehrin hatırlanabilir özelliklerini kaydediyorum hafızama ve tabii günlüğüme…

Ya İstanbul, onu nasıl kaydettim hafızama? Nasıl âşık oldum.

Ben İstanbul’da doğmadım. İstanbul’u kartpostallarda gördüm, filmlerde izledim, kitaplarda okudum ve hikâyelerde dinledim.

Çocukluk yıllarımda bir komşumuz vardı. Hikmet Dede. Onu çok severdim. Öyle güzel hikâyeler anlatırdı ki, dizlerinin dibinden ayrılmazdım hiç. Birçok kere “İstanbul’a git, İstanbul’u gör” demişti bana. Sanırım ilk ondan duymuştum bu şehrin ismini. Üniversiteye hazırlanmaya başladığım dönemde ailemin diğer fertleri yakınlığından dolayı Ankara’da bir üniversite tercih etmemi önerirken Hikmet Dede her zaman, her sohbetimizde üstüne bastırarak İstanbul diyordu. “Sen İstanbul’da okumalısın.” Herhalde bir bildiği vardı.

Sanırım içime işleyen İstanbul sevgisinin en büyük nedeni Hikmet Dede ve yıllar yılı anlattığı İstanbul hikâyeleri. İstanbul onun hikâyelerinde bir masal şehriydi.

Üniversite sınavına az zaman kala büyükçe bir kartonun üzerine kocaman kocaman harflerle, “İstanbul” yazdım ve çalışma masamın karşısındaki duvara astım. Ders çalışırken kafamı her kaldırdığımda o “İstanbul” yazısını görüyordum.

Üniversite sınavına girdim, insan bir şeyi çok isterse başarırmış, öğrendim. Kimya Mühendisi olmam gerekiyordu, İstanbul sayesinde Cümle Mühendisi oldum.

Ben Burada Yaşıyorum! İstanbul benim gönlümde yaşıyor.

Her semtinin, her mevsimde ayrı bir güzelliği oluyor. Farklı yerlerde farklı mutlulukları, hüzünleri, paylaşımları ve huzuru yaşayabiliyorum.

Mesela canım sıkın olduğunda Taksim İstiklal’den Karaköy’e inerim ve sahilde otururum. İstiklal Caddesindeki insan kalabalığının içinde kaybolduğumu düşünür ve sokak müzisyenlerinin belki de dünyanın başka hiçbir yerinde duyamayacağım kadar güzel şarkılarını ruhumda hissederim. Sahilde otururken vapurların sesleri martı seslerine karışır. Çayımdan bir yudum alırım ve gözlerimi kapayarak etrafımdaki sesleri dinlerim. İstanbul beni tedavi eder.

Eğer mutluysam, hava da güzelse, Kabataş’tan vapura atlar ve adaların yolunu tutarım. Martılara simit atar, vapurun ardında bıraktığı su köpüklerini izlerken hayaller kurarım. Bisikletle adaları dolaşırken özgürlüğü hissederim.

Eyüp’te içim garip olur ve yokluğu, sonsuzluğu düşlerim. Ömür dediğin üç gündür, biri yaşandı, yarın bilinmez, gün bu gündür. Bugün Sonsuzlukta bir gündür.

Fatih sokaklarında yürürken gururlanırım. Her minareden yükselen ezan sesleriyle yolumu bulurum. Ayasofya ile Sultanahmet arasında otururum. “Bu şehrin kalbi varsa eğer, bu Ayasofya’dır. O var olduğu müddetçe İstanbul İstanbul’dur.”

Üsküdar ney sesi gibi ferahlatır içimi, Kadıköy coşku verir, Çengelköy’de çocukluğumu bulurum.

Üsküdar kıyılarından gün batımında çekilen kız kulesi  fotoğraflı kart postalları çok beğenirdim.

Eminönü’nden vapura binip kuşlara simit atarak, sıcak çayımı içerken boğazı geçmek bu şehirde yaşayan her insanın hoşuna gider sanırım. Çok seviyorum ben, belli aralıklarla da yaparım, bir kaçış gibi geliyor bana.

Bir tarafımda Haydarpaşa, diğer yanımda Sirkeci varken aklıma Refik Karay’ın gazete yazılarından biri geliyor. Karay bu hayatta insan öldükten sonra iki şey ile nam bırakır diyor, biri adıyla diğeri ise yaptığı iş ile… Bunu da İstanbul’un iki kıyısına isimlerini veren tren garları ile anlatıyor; yaşadığı dönemde fakir bir hayat süren ama insanlar tarafından sevilen, kişiliği ile ön planda olan Haydarpaşa’nın vefatından sonra adı yaşamaya devam eder ve hepimiz Haydarpaşa ismini biliriz. Diğer tarafta ise sirkeleri ile meşhur olan zengin bir adam ve yaşadığı dönemde insanlara sadece maddi güç olarak bakan bir tüccar, vefatından sonra adı sanı unutulmuş ama yaptığı iş hiç unutulmamış, unutulmayacakta, Sirkeci…

Üsküdar’da vapurdan indiğimde tüm ihtişamı ile karşıma dikiliverir Mihrimah Sultan Camii, Kanuni’nin kızı için Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Üsküdar sokaklarında farklı bir duygu saklı benim için, İstanbul’un eskil zamanları gibi gelir bana. Kız kulesine kadar yürümek ve oradaki kayalıklara oturmak, saatlerce, çok hoştur. Geçmişe, geleceğe götürür insanı.

Üsküdar’dan içeri doğru girdiğinizde bir tabela dikkatinizi çekecektir, Aziz Muhmut Hüdayi Hz., dik bir yokuştan çıkarsınız ve oraya ulaşırsınız.

Girişte bir dua yazılıdır, “Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.”

Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin bu duayı yapmasının nedeni ; Bir Cuma günü ,  Ayasofya Camii’nde vaaz vermesi sırası onda imiş. İstanbul’da fırtına , yağmur neredeyse kıyamet kopacakmış. Üsküdar’dan Avrupa yakasına giden hiç bir gemi , sandal vs. yokmuş. Fakat ne yapıp edip gitmek zorunda imiş Hüdayi hazretleri. Hiç bir tekneci yanaşmıyormuş Hüdayi hazretlerini karşıya geçirmede. Hüdayi hazretleri son çare toplamış üç-beş talebesini ve inmiş sahile. Bir sandalcıdan sandalını istemiş, her ne kadar vermek istemese de Hüdayi hazretlerini düşündüğünden. Sonunda vermiş sandalını, Hüdayi hazretlerine ve talebelerine. Talebeleri kürekleri çektikçe çektikleri yer günlük-güneşlik olmuş ve tezce geçmişler karşıya sağ-salim. İşte fırtınalı günlerde, Hüdayi hazretlerinin geçtiği bu yer hala günlük-güneşlik imiş.  Hüdayi yolu derler bu yola…

Üsküdar’da zaman bir başka geçer, hayat bir farklı akar.

İşte böyle İstanbul, her gün farklı bir yanı ile karşıma çıkar. Onun sokaklarında dolaşmaya asla doyamam. İstanbul’u paylaşamam.

Şimdilerde Hikmet dedemi daha iyi anlıyorum. İstanbul bir masal şehri ve ben herkese bu şehri anlatıyorum.

Adem Dönmez

 

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir