Bu yazının ilk cümlesini yıllar öncesinden kurgulamıştım. İlk cümleyi yazıp geri kalanını yolculuğumun sonunda tamamlayacağımı düşünüyordum. Endülüs’e gerçekleştirdiğin bir gezi için bir yazı yazacaksın, bu yazıya hangi cümle ile başlarsın?

 “Şimdi Gemileri Yakın”

 

Bir Endülüs Ağıdı

IMG_1322 - Kopya.JPGHavaalanına vardığımda gün daha yeni ağarıyordu. Pasaport işlemleri falan derken kendimi çıkış kapısının önündeki banklarda oturuyor buldum. Daha vaktim vardı ve bizim kafile yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Çantamdan Ziya Paşa’nın “Endülüs Tarihi” isimli kitabını çıkardım ve okumaya başladım.

Başkenti Şam olan Emevi Devleti’nin Afrika Valisi Musa bin Nusayr Kuzey Afrika’nın tamamına yakınını ele geçirdikten sonra berberi olarak yanında çalışan Tarık bin Ziyad’ı komutan olarak başına koyduğu yaklaşık 7000 kişilik bir birliği Avrupa’ya gönderdi. Tarık bin Ziyad kıyıya çıktıktan sonra askerlerine gemileri yakmalarını emretti ve “İşte eğer sabır ve sebat ederseniz muzaffer olup Endülüs’ü fetih edersiniz. Yok, eğer kaybedersek bu topraklarda ölürüz. Kimse geri dönmeyi düşünmesin.”

Tarık bin Ziyad çok büyük bir başarı elde ederek askerleri ile birlikte efsanevi bir zafer elde etti. Onun açtığı yoldan Musa bin Nusayr çok daha kalabalık bir ordu ile geldi ve kısa bir süre içerisinde Endülüs Müslüman sancağının sallandığı bir kara parçası haline dönüştü.

IMG_1201 - Kopya.JPGŞimdi gemileri yakın, cümlesi bu yüzden bu kadar anlamlı. Hayalleri olan ve hayalleri doğrultusunda yaşamayı göze alabilen her can için gemileri yakma vaktidir. Kaybedilen veya tereddüt ile geçirilen her an kıymetli ve geri getirilemez. Gemiler yakıldığı zaman Sevilla – İşbiliye, Cordoba – Kurtuba, Granada – Gırnata, Malaga – Malaka ve Andalucîa – Endülüs olur. Gemiler yakıldığı zaman Cebeli Tarık olur…

Nar

Akşam çöküyordu. Dar sokaklarda kıvrıla kıvrıla yürüyorduk. Gözlerim binalara, ufukta batan güneşe ve yol boyunca peşimizi hiç bırakmayan zeytin ağaçlarına takılmıştı. İspanya’da bu kadar zeytin ağacı olduğunu bilmiyordum o ayrı konu ama bu kadar düzenli bir şekilde yetiştirildiğini hiç görmemiştim. Dağ taş zeytin ağacıydı ama çok düzenliydi. Binalar ve yollarda aynı şekilde.

Barselona’dan sonra İspanya’nın en büyüleyici şehri olarak kabul gören Granada, yaz kış turistlerin uğrak noktası konumunda, ılık bir havası var. Yol kenarlarındaki narenciye ağaçları bana Adana’yı hatırlattı.

Rehberimiz, “Granada Nar anlamına geliyor,” dedi, “İspanyol kraliyet armasında ve bayraklarında bulunan küçük çiçeğe benzer şey aslında bir narçiçeği. Çünkü Granada, nar demek. Çünkü bu şehrin yeniden fethi ile Reconquista’ya (Yeniden Fetih) uğraması İspanyol Kraliyet aileleri için de çok önemlidir. Yarın daha detaylı bir şekilde anlatacağım…”

Ağla Oğul Ağla…

Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u fethettikten sonra İstanbul’a girer ve fethin sembolü olarak Ayasofya’yı camiye dönüştürür. Bu haber batı dünyasında büyük yankı uyandırır. İşte İstanbul’un fethinin rövanşı Granada’nın fethidir. Hikayenin bir tarafında çağ açan İstanbul, diğer tarafında gözü yaşlı Endülüs’ün son kalesi Granada, yani Gırnata…

Granada’yı Rehberimizin anlatımı ile dinledim. Şehir iki tepe arasına kurulmuş düz bir ova boyunca genişlemiş. Sabah saatlerinde ilk olarak 3 semavi dinin örnek yapılarıyla dolu Albaicin yani El-Beyza mahallesine gittik. Dar sokaklar, taş yapılar ve buram buram çiçek kokuları arasında yürüdük. Burası eski Gırnata imiş. Sonra teras gibi bir yere geldik ve karşımızdaki manzarayı izledik.

Elhamra, internette gördüğüm tüm Elhamra fotoğrafları herhalde buradan çekiliyor. Mirador (Bakacak) adındaki bu yerde otuz yıldır İspanya’da yaşadığını öğrendiğimiz Sakarya’lı bir fotoğrafçı ile karşılaştık.

Elhamra, kırmızı anlamına geliyor. Saray yapımında kullanılan taşların rengi kırmızı olduğu için bu isim verilmiş. Sarayın hemen yanı başından akan Darro nehri Granada’nın dört bir yanını dolaşıyor. Bu nehirden çıkarılan yaslı taşlarda sarayın kaldırımlarını süslemiş durumda.

Elhamra Sarayı’nın girişinde bizi iki İspanyol görevli karşıladı. Biletlerimize dikkatli olmamızı tembihlediler. Bunu içeri girince anladık. Çok kalabalık bir ziyaretçi trafiği olduğu için içerideki yoğunluğu kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Bunun içinde belirli noktalardan geçerken biletinizi görevlilere göstermeniz gerekiyor.

Alhamra sarayında önce Cennet köşesi denilen yaz bahçesini dolaştık ve ardından iki buçuk saat süren turumuzu gerçekleştirdik.

Kuzeybatı Afrika ve bir dönem İber yarımadasını da içinde barındıran Müslüman idaresindeki coğrafya ‘Mağrip’ diye anılır. Şehre en yakın Sierra’ya doğru tepelerin birinin ismi ‘Mağrip’linin ah ettiği yer’ ya da ‘Mağrip’linin gözyaşı döktüğü yer’ olarak bilinir. Çünkü Endülüslü Müslümanların geldiği coğrafyadır Mağrip ve son şehir Granada düşünce bitmiştir Endülüs Emevi tarihi.

Bu yüzdendir ki San Nicolas’ın manzarasından Elhamra sarayını seyrederken aklıma her zaman şu hikâye gelir; Gırnata emirliğinin son sultanı Ebu Abdullah (12. Muhammed) şehrin anahtarlarını savaşmadan İspanyol kral ve kraliçesine teslim ettikten sonra artık bu şehirde kalamayacağını anlamış ve maruz kaldıkları baskılar sonucu şehri terk etmek zorunda kalmıştır.

Bir günbatımı vaktidir. Güneş, yapımı neredeyse 250 sene sürmüş, ilmek ilmek işlenmiş ve her köşesinde Yüce Yaradan’ın adının zikredildiği Elhamra Sarayına ve Gırnataya Endülüslülerin sancaktarlığında son kez vurmaktadır.

Yüzyıllarca bu coğrafyada hüküm sürmüş bir medeniyetin son veda vaktidir.

Sultan Abdullah tepenin başında durur, son bir kez arkasını döner ve gözlerinden ilk damlalar düşerken, ona söyleyebilecek en ağır sözü hemen yanı başındaki annesi söyler;

‘Ağla oğlum ağla… Erkekler gibi savaşmadın şimdi otur kadınlar gibi ağla.

Erkekler gibi savaşmadın şimdi sana kadınlar gibi ağlamak yaraşır’.

2 Ocak 1492 itibariyle şehrin anahtarları verilmiş ve devamında bu hazin hikayeler tarih sayfalarında yerini almışken, şehri terk etmek istemeyen son Endülüslerin dillerinde ise şu dizeler vardı;

Kendi yurtlarında Bey idiler şimdi küfür ülkesinde uşak,

Ululuğun görkemli yükselişinden, uçuruma yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?

Nerdesiniz!

Her karışında ‘Allah’tan başka galip yoktur’ yazan Elhamra sarayında, Alcazaba (el kasaba) kale kısmının şehri 360 derece gören en yüksek burcu vardır. Ve bu kale burcuna yeniden Fetih’ten yani Reconquista’dan sonra eklenen gümüşten çan çalınırken birileri için, başka birileri hıçkırıklara boğuluyordu 8 asır sonra yıkılan bir medeniyet için;

Yıl 1492 Gırnata artık düştü, yani Endülüs artık öldü.

Hiç bir ölünün ardından bu kadar gözyaşı dökülmedi ve dökülmeyecek

Ama dökülen onca gözyaşı Endülüs’ü geri getirmeye yetmeyecek.

Endülüs artık öldü.

İstanbul’un fethinden tam 39 yıl sonra…

Tarık Bin Ziyad sonrasında hızlı bir şekilde fethedilen bu topraklar yüzyıllar sonra adım adım kaybedildi. İşbiliye, Kurtuba ve diğer şehirler düşerken Gırnata’da saray yapımına devam edildi. Elhamra, Endülüs’ün gözü yaşlı sarayı düşen son kaleydi.

Elhamra’dan ayrıldıktan sonra Kurtuba’ya hareket ettik.

 

Kurtuba Yandı Yakılan Her Bir Sayfada

“O nasıl bir gönlü bolluktur, La Mezquita Catedrali (Mescid Katedral), 3 Semavi Dini, 7 farklı ırkın 7 farklı dilde kardeşçe yaşadığı bir medeniyet. Bir tarafta Sinagog’dan çıkan Maimonides (İbn-i Meymun), diğer yandan eski Mescid-i Kebir ‘den çıkıp ona el sallayan Muhiddin İbn-i Arabi (İbn-i Arabi). Manastırdan çıkan rahiplerden bir tebessüm, CORDOBA.

Avrupa’nın ‘Averroes’ olarak bildiği İbn-i Rüşd, Aristo’nun mantık ve felsefesini anlatabilmek için ne cefalar çekti kim bilir?

İnsanlar gelsin eski başkent Kurtuba’ya. Bu daracık sokaklarda, beyaz badanalı duvarları çiçeklerle donatılmış evlerin arasında yürürken, sevgi dininin yolcularının ne yaptıklarını görsünler. Her şeyden önce sevgiyle ama en önce sevgiyle…

Otobüsten inmeden hemen önce söylemişti bunları Rehberimiz, sonra hep birlikte yürümeye başladık ve Kurtuba sokaklarına daldık. İlk olarak Romalılar tarafından kurulan bu şehir, Müsülmanlar tarafından fethedildikten sonra Endülüs’ün başkenti ilan edilmiş ve uzun yıllar Müslüman egemenliğinde kalmış.

Kurtuba Merkez Camii, İspanyolcada “Mescit” kelimesinden türemiş Mezquita adıyla biliniyor. Endülüs Emevilerinin başkenti Kurtuba’da 600 kadar cami varmış. Bu camilerin en anıtsal ve ihtişamlısı Kurtuba Camii’dir. Vadil-Kebir nehri kenarındaki caminin temelini 786’da I. Abdurrahman atmıştır. Bu ulu cami bugün Cordoba Katedrali’dir.

Sultan Abdurrahman tarafından yaptırılan ve 785 yılında inşasına başlanan caminin yapımı bir yılda tamamlanmış. İlk yapıldığındaki büyüklüğü 75 metre eninde ve 100 metre boyundaymış. Daha sonraki hükümdarlar camiyi çeşitli eklemelerle büyütmüşler.

Dünyadaki en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii’dir.

Kurtuba Camii’nin en güzel kısmı mihrabı ve minberi. Bizden kalan tek iz belki de. Mihrap at nalı şeklinde. Mihrap kemerinin dayandığı sütunlar eşsiz güzellikte. Kurtuba Camii Kemerleri Caminin dış süsleri çok zarar görmüş olmasına rağmen iç süsleri hala göz kamaştırıcıdır.

Kurtuba Camii, 1236’da katedrale çevrilmiş.

Endülüs sokaklarında dolaşıp Kurtuba ve El Hamra’yı gördükten sonra ruhumda bir hüzün hissettim. Biz asırlar öncesinde bu topraklara geldik ve medeniyetin en nadide çiçeğinin burada açmasını sağladık. Fakat sonra ne oldu, kimler ne düşündü ve o çiçek soldu.

Endülüs gözyaşı. Endülüs hüzünlü bir bakış. Endülüs kalp ağrısı.

Ben bir harf olmalıydım. Kitapların arasında gizlenerek asırlar boyunca Kurtuba kütüphanelerinde saklanmalıydım. Fakat olmadı. Yandım, yakıldım, kül oldum. Sesimi kimse duymadı. Çığlıklarım asırlar arasında yankılandı ama yardımıma gelen olmadı. Ben küllerimden uyanacağım günü bekliyorum.

Bakalım yol bir sonraki sefere nereye götürecek.

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir