Şimdi sırası değil belki farkınayım ama içimi kemiren duygulara hâkim olamadım ve bu satırları sana yazmak istedim. Senin işin gücün var, bu satırları okumaya vaktin yok. Sabah erken kalkıyorsun, bir koşuşturmaca ile hazırlanıyor ve bedenini modern kentin kollarına bırakıyorsun. Gün boyu telefonun elinden düşmüyor, mailler, gruplar, yazışmalar, sosyal medya… O kadar yoğunsun ki eşini dostunu aramaya zaman bulamıyorsun. Şöyle iki dakika nefes almaya fırsat arıyorsun fakat bulamıyorsun.

Ne oldu bu deli oğlana da böyle şeyler yazdı diyorsun şimdi, içinden, “Kim kızdırdı yine, kim sardı benim başıma…”

Meraklanma, iyiyim ben. Hem de uzun zamandır olamadığım kadar iyi ve huzurlu. Fakat senin için korkuyorum.

Beni yanlış anlama lütfen,  elbette seni anlamaya çalışıyor ve içinde bulunduğun zorlukları hissedebiliyorum. Hayat zor, yaşam şartları çetin ve büyük kentin sorunları da büyük oluyor. Ev kirası, taksitler, faturalar falan filan derken eline geçen de püf diye uçup gidiyor. Sonra ay sonu telaşı…

Akşamları eve nasıl döndüğünü tahmin edebiliyorum. Televizyonun karşısında kafanı dağıtmak için geçirdiğin birkaç saatin ve içtiğin çayın seni rahatlatmasını istiyorsun ama olmuyor. Gözlerin dizinin sonunu göremeyecek kadar yorgun ve hemen kapanıveriyor.

Seninle son görüştüğümüzde yoğunluğundan bahsetmiştin ve bayramda memlekete gelemeyeceğini söylemiştin. 9 günlük tatili her zaman bulamadığını ve sakin bir tatil köyüne gidip biraz dinlenmek istediğini de eklemeyi unutmamıştın. “Şimdi bayramda, akraba ziyaretleri falan filan derken dinlenemem” demiştin bir de, sonra da, “Benden de selam söyle herkese, izin alamamış işten dersin,” diye de eklemiştin.

Biliyor musun, bu satırları okumak için asla fırsat bulmayacağını ve 144 karakterden fazlasını okumanın sana uzun geleceğini biliyorum. Fakat yine de neler kaçırdığını anlatmak istiyorum.

Hani bir defasında sana bir şey söylemiştim, eminim ki hatırlamıyorsun. Bir daha tekrarlayayım, “Hayatımızı ikiye ayırabilirim ve bu ayrımı iki şehir üzerinden çok rahatlıkla anlatabilirim. Bir tarafta Safranbolu, dönüp ardıma baktığımda, ahşap bir evin merdivenlerinde kendimi bulduğum çocukluğum ve hayallerim. Diğer tarafta İstanbul, bu kargaşanın içinde nasıl yaşadığımı anlayamadığım ama dönüp dolaşıp kendimi kollarına bıraktığım olgunluğum ve gerçeğim.”

Ben bu bayramda hayallerime gittim.

Safranbolu’nun o yassı taşlardan özenle düzenlenmiş tüm Arnavut kaldığımı sokaklarını ayrı ayrı anlatabilirim sana biliyorsun. Seninle birlikte o kaldırımlarda az zaman geçirmedik. Eski Çarşı’daki otobüs durağının yanındaki o meşhur hamamın solundan aşağı inerken bana mutlaka simit aldırırdın. Hani o meşhur taş fırını simitlerinden. Sonra simidi ikiye böler ve Köprülü caminin avlusuna kadar yarış ederdik. Güneş saatine ilk varan kazanırdı hani. Sonra buz gibi sulardan içer ve kendimizi Arasta’ya atardık. Hatırladın mı?

Hiç merak etme sen, ben bu bayramda senin için dolaşıyorum bu sokaklarda…

Bu sokaklarda geçmişten günümüze kimler yaşadığını, hangi konakta ne dedikodular döndüğünü, safranın buraya nasıl geldiğini veya cinci hocanın hanının neden bu kadar meşhur olduğunu umarım hala hatırlıyorsundur.

Hatırlamaya ne gerek var değil mi, affedersin unutmuşum, akıllı telefonun ve arama motorların sayesinden bilgiye çok rahat ulaşabiliyordun sen. Canın ne zaman isterse bütün bu bilgilere de ulaşabilirsin elbette.

Fakat unutma, bu koku, bu ses ve bu görüntüyü hiçbir şey veremez sana. Cinci Han’ın önünde oturuyorum. Gazozumu içiyor ve lokumumdan yiyorum. Ama meraklanma senin içinde bütün bunların fotoğrafını çekiyorum ve sosyal medyadan paylaşacağım senin için. Umarım beğenirsin.

Bu çarşıda bu evlerin arasında dolaşırken aklıma gelen ilk kelime ne biliyor musun? Zerafet. Belki de kelime anlamını hatırlamak için akıllı telefonuna başvuracağın bir kelime ama benim aklıma ilk olarak bu geldi. Düşünsene, büyük aile yapısına uygun bir ev, üç katlı ve bir sürü odası var. Yok misafir gelmiş, yok şimdi nasıl oturacağız derdi falan yok. Haremlik selamlık bir güzel yaşıyorsun. Sonra iklim şartlarına göre kendini ayarlayabiliyor. Giriş kat, hayat, yazın serin kışın sıcak. Taş duvar dediğin böyle olur. Eskiler yaşamanın tadını biliyorlarmış. Bu sokaklarda dolaşırken ruhum huzur buluyor…

Dur bir dakika. Şimdiye kadar yazdığım bütün satırları unut. Benim için bu yazı şimdi başlıyor. Çünkü çocukluğumun geçtiği o eski Safranbolu evinin çıkmaz sokağın girişindeyim. Kulaklarım uğulduyor ayaklarımın sesinden. Gitsem, bir adım atsam ve ilerlesem ya da kalsam, olduğum yerde dimdik, put gibi beklesem… Keşke ayağım kaysa düşsem ve kendime gelsem… Keşke… Olur olmaz yalanların peşinden koşuyorum. Hayatın dolambaçlı yollarında yürürken gözlerimin önünde büyüyen bedenime yabancılaşıyorum. Yıllar önce daha bıyıkları yeni terlemeye başlayan bir gençken ayrıldım bu sokaktan ve kimya mühendisi olabilmek için İstanbul’a okumaya gittim.

Şimdi, bu sokağın girişindeyken daha iyi anlıyorum. Yüksek binalardan avazım çıktığı kadar bağırsam da sesim duyulmuyor. Geçmişim tavan arasındaki bir kutunun içinde unutulmuş kitaplarda saklı…

Bu çıkmaz sokağın sonunda başlamıştı her şey, sokağın sonundaki o eski Safranbolu evinde. Üç katlı, ahşap, çivisiz, her daim misafiri olan ve en ücra köşesinde dahi el emeği bulunan, harcında yumurta akı kullanıldığı için depremlere karşı dayanıklı olan ve güneşini engelleyen başka bir ev bulunmayan o eski Safranbolu evinde…

Ben şimdi bir bayram gününde her şeyin başladığı o evin önündeyim, o çıkmaz sokağın köşesinde. Gitmekle kalmak arasında sıkışıp kaldım. Önüm arkam sağım solum çıkmaz sokak. Karanlık değil belki amma apaydınlık bir sabah da karşılamadı beni. Bir ürperti var içimde sadece, bir varoluş yetisi, bir hasret… Korkuyorum.

O evin merdivenlerine varıp o eski duyguları yaşayamama düşüncesi sarıyor benliğimi. Korku değil bu, belki biraz acı, belki biraz sızı. Çünkü o merdivenlerde koşan çocuk ile şimdi bu köşe başında dikilen adam arasında değişen sadece bir bedenden ibaret değil. Sana kızıyorum ama bende senin gibiyim aslında. Aynı fotoğraftaki iki yabancı gibiyiz, bir tarafta hayallerim gülümsüyor, diğer tarafta gerçeklerim dikiliyor.

Buraya gelirken her adımımla onlarca insanı terk ediyorum, binlerce olayı ardımda bırakıyorum. Yıkılmış, harap edilmiş fikirlerim tekrardan gün ışığına çıkarıyor, değişiyorum. Yüzüme takındığım aşina hüzün kayboluyor, yerine unuttuğum, yıllardır hatırlamadığım çocuksu bir sevinç yerleşiyor. Her adımımda biraz daha küçülüyorum, bir filmin ilk sahnesine doğru hızla yürüyorum.

Ahşap, üç katlı evin önündeyim. Bahçe kapısına yaklaşırken elimi süremeyeceğim diye korkuyorum. Acaba, o da değişmiş midir bizim gibi? Benim hatırladığım kadarıyla o tahta kapının üzerinde iki adet tokmak olmalıydı. Çıkardıkları sese göre gelen misafirlerin kim olduğunu belli eden iki tokmak. Biri şişmanca ve tok ses çıkaran erkeklerin kullandığı, diğeri ince narin ve tiz ses çıkaran kadınların kullandığı. O sese göre annem heyecanlanır veya acele ederdi. Ne günlerdi, hatırlıyorsun değil mi, görüntülü diafonlar yoktu belki hayatımızda ama misafirlerimizin kimler olduğunu bilebiliyorduk.

Değişmeyen sadece kapımız değil. Evimizin sağ tarafındaki geyik boynuzları da hala asılı ve evimizi bekliyor. Sen korkardın o boynuzlardan, abimlerin anlattığı hikayelere inanır ve annemin yanına kaçardın. Ne günlerdi…

Evimizin kapısına elimi uzatıyorum. Tokmağı tutup kendime çekerek çok rahat açabilirim ama bir türlü beceremiyorum. Yanımda küçük bir çocuk beliriyor ve kapının yanında duran takozun üzerine çıkarak kapının tokmağını kendine çekiyor. Boyum erişmediği için kapıyı bu şekilde açardım, bana böyle yapmayı sen öğretmiştin. İçeri girmekle kapının eşiğinde kalmak arasında sıkışıyorum bir an.  Çocuk takozu eski yerine iteleyip koşarak içeri girerken, ben çekiniyorum. Bu evin havasını içime çekmeye gücüm yetecek mi bunca zaman sonra?

Bir izdüşümün ötesinde, bir gerçeğin ta kendisi benim hissettiklerim. Bedenim sıkışıp kalmış olsa da, ruhum hayatta hala daha. Ve ben, tüm düşüncelerimi bir noktaya sabitlemişken, seninle beni bağlayan her neyse işte, zamanı durdurup, geriye doğru almaya başlamışken saatleri, korkularım önüme set çekemez. O kapıdan içeri girmeme engel olamaz.

Kokusu aynıydı. Serindi. Soğuktu. Bütün Safranbolu evlerinde olduğu gibi, girişte insanı dışarının havasından kurtaran, başka iklimlere götüren geçiş bölgesi karşılardı. Belki de bu yüzden evin hayatı demişlerdi giriş katına. Sırtınızı taş duvarlara dayadığınızda içiniz ferahlar ve “Dünya varmış” derdiniz. Soğuk bir bardak ayran içince kendinize gelirdiniz.

Bir çocuğun sesi yankılanıyor taş duvarlarda. Her bir taşa ayrı ayrı vurarak ilerliyor ve her vuruşunda farklı bir ritim kazanıyor. Bu ses beni yaşadığım zamandan çekip alan ve geçmişe götüren… Bu ses beni sıkıntılarımdan kurtaran ve düşlerin içine salan… Hangi yöne gideceğimi bulmakta zorlanmıyorum. Sanki yıllar hiç geçmemiş ve ben hiç yaşamamışım ve hala daha bu evin ahşap zemininde koşuyorum. Buzdolabı aynı yerde. Ayakkabılık aynı yerde ve mutfakta çeşmenin önünde bir tabure beni bekliyor, eskiden olduğu gibi. Tek eksik sensin. Seni hayal edemiyorum.

Merdivenlerden yukarıya çıkıyorum. Tahtaların kokusu aynı, ağırlığımdan dolayı gıcırtılar duyuluyor her adımımda. Bir adım daha atıyorum, bir adım daha ve küçük bir çocuk olup koşar adım salona giriyorum. Babam köşede oturmuş, elinde tespih, televizyona bakıyor.

Pencerenin önündeki sedire oturuyorum, burası yağmurlu günlerde annemin dışarı çıkmamıza izin vermediği zamanlarda oturduğumuz ve büyük bir özlemle yağmurun taşlara, ağaçlara, toprağa yağışını izlediğimiz yer.

Annem mutfakta yemek yapıyor. Önlüğünü bağlamış, kollarını sıvamış. Kıyık açık kalmış kapı aralığından bakıyorum. Yoğun bir hazırlık var.

Safranbolu evleri ahşaptı ya o yüzden kim yürüse tahtalar gıcırdardı ve bu yüzden babam uyuduktan sonra biz yataktan çıkamazdık. Sırf bu nedenden ötürü, uçmayı çok istedik hatırla ve tahtalara basmadan yürüyebilmeyi. Hani sen uçan ayakkabılar icat edecektin, ne oldu? Büyük şehre gidip büyüyünce hayallerin mi küçüldü?

 

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir