İskender Pala, Bülbülün Kırk Şarkısı isimli kitabını ‘ömrümün en güzel çabası’ diye aktarıyor. Roman tadında bir siyer olarak okuyucuya sunulan kitap, özellikle gençlere Peygamber efendimizin hayatını aktarabilmesi adına güzel bir çaba. Çünkü kitabın girişinde Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Prof. Dr. Mustafa Fayda, Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Mustafa Küçükaşçı’nın bilimsel açıdan inceledikleri; Prof. Dr. Mustafa İsen, Prof. Dr. Fatih Andı ve Dr. Âlim Kahraman’ın üslup ve anlatım noktasında rehberlik ettikleri belirtilerek teşekkür ediliyor. Böyle güzide bir kadronun gözünün değdiği bir siyer okumak ve efendimizin hayatına farklı bir bakış açısı ile tanıklık edebilmek çok faydalı.  

İskender Pala bu kitabın yazılış sebebi olarak Hz. Yusuf’un Mısır köle olarak satıldığı bir pazarda 99.999 ilmekli bir ip ile onu satın almaya çalışan yaşlı bir ninenin temennisi ile başlıyor. Burada bu kitabında 99.999 kelimeden ibaret olduğunu öğreniyoruz.

Ardından bir bülbülün gözünden Hz. İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atılması hikaye edilerek ‘Bülbülün Kırk Şarkısı’ başlıyor.

Geçen günlerde bir mecliste kitaplar üzerine konuşurken pandemi sürecinde siyer üzerine farklı kaynakları okuduğumu belirtmiştim. Bir arkadaşım hemen, “Bülbülün Kırk Şarkısı’nı da oku!” dedi. “Neden?” diye sordum, “Hoca çok güzel anlatmış, roman tadında bir siyer olmuş, seversin sen,” diye cevap verdi arkadaşım. Çok uzatmayayım, sonra bir şekilde kitabı aldım ve okumaya başladım.

Kitapta farklı bir üslup ile bir bülbülün gözünden efendimizin hayatına dair birçoğumuzun bildiği kısa hikâyeler anlatılıyor ve bu hikâyeler belirli bir oluş sırasına göre anlatıldığı için siyer olarak güzel bir anlatım ortaya çıkıyor.  Üslup olarak akıcı olduğu içinde fark etmeden sayfalar arasında ilerliyorsunuz. Sonra bu kadar hacimli bir kitabı ne kadar hızlı okudum diyerek kendinizle gurur duyuyorsunuz.

Fakat benim kitapla ilgili olarak birkaç farklı görüşüm oluştu. Özellikle bu satırları yazmadan önce kitap hakkında yazılan eleştirilere, tanıtım videolarına falan baktım ve hiçbirinde benim dikkatimi çeken noktalara değinilmediğini fark ettim.

Özellikle kitabın başlangıcında Efendimizin hayatının öncesindeki süreçler, yaşananlar ve duygular o kadar kapsamlı anlatılıyor ki kitabın ilerleyen kısımlarında bu duygu yoğunluğuna şahit olamıyorsunuz. Hicret sonrasında sanki sadece Bedir, Uhud savaşları oluvermiş ve ardından Efendimizin vefatı gerçekleşivermiş gibi anlatılmış. Bazı konular ise hikâye anlatımı içinde birkaç cümle ile geçilmiş. Bunun nedenini kitabı 99.999 kelime ile bitirebilme düşüncesi olduğunu hissettim. Kitabın başındaki o geniş anlatım orta kısımlardan itibaren bir kelime sayısı paradigmasına kapılarak istem dışı bir şekilde basitleşiyor.

Fakat özellikle yazmak istediğim ve bu yazıyı okuyan herkesin görüşünü de özellikle merak ettiğim bir konu daha var. “Alkolün yasaklanması!” meselesinin hikâye edilişi…

İskender Pala, kitabın 403 ile 411. sayfaları arasında Bedir Savaşı sonrası yaşananları, Hz. Ali ile Efendimizin küçük kızı Fatıma’nın evlendirilmesi konularına değiniyor. Fakat arka tarafta kitabın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar karmaşık bir hikâye anlatılıyor. Bu hikâyenin teferruatı içinse kitabın sonundaki şu kaynağı gösteriyor; Buhari, Megazi, 12, İbn Kesir, 354-455.

Hikâyenin özünde alkolün niçin yasaklandığı konusuna değinilmek istenmiş fakat genel anlatımda Hz. Ali’nin 2 devesinin Hz. Hamza tarafından vahşice kesilmesi anlatılmış. Ben kitabın bu bölümünü okurken çok rahatsız oldum. Çünkü içkinin yasak edilmesinin gerekçesi, mubah ve haramların ayrıştırılması gibi birçok konunun anlatılmasının ötesinde Hz. Hamza için kullanılan tabirler ve benzetmeler can yakıyor. Hiçbir kaynakta bu şekilde bir anlatıma ve hikâye edilmesine rastlamadım. Ayrıca birazdan paylaşacağım alıntı metninin hemen sonrasında Uhud anlatılıyor. Uhud ki Hz. Hamza’nın şehadeti…

Sorularımı önden sormak istiyorum: Aşağıdaki alıntıyı okuduğunuzda aklınızda ne kalıyor? Bu metin ile bu kitabı okuyan gençlerimize hangi mesaj verilmek isteniyor? Bu metin kitabı bilimsel açıdan inceleyen Profesörlerin hiç mi dikkatini çekmedi?

 Aşağıdaki alıntı, teferruatı kaynakta olmakla birlikte, bu kitaptandır.

Hz. Ali, düğün hazırlıkları için Medine sokaklarında dolaşırken develerini Ensar’dan bir adamın evinin yanına bırakmıştı…

… Tedarikini tamamlayıp develerinin yanına geldiğinde birde ne görsün, develeri acı acı böğürüyor, boyunlarından şıp şıp kanlar sızıyordu. Birisi bu develere ne yapmıştı böyle? Öfkesinden yumruklarını sıkıyor, yaşlı iki devenin düştüğü hale sanki ağlamak istiyordu. Başlarını okşayarak ve kulaklarına fısıldayarak zavallı hayvanları yakından inceledi. Hörgüçleri ve boyunları yarılmış, ciğerlerinden birer parça alınmıştı. Yapanın maharetli bir olduğu, develerin canına kast etmeden kendi ihtiyacını gördüğü anlaşılıyordu. O sırada komşu evlerden birkaç kişi geldiler. Ali gözleri nemlenmiş olarak sordu:

“Bunu kimin yaptığını biliyor musunuz?”

“Elbette!.. İşte şu evde, içki içiyor.”

“Neden yaptı peki, bilen var mı?”

“Ben biliyorum. Söyledim ama dinletemedim. Şarap küpürünü kurutmaya yeminli gibiydiler. Yanlarında şarkıcı bir kadın ile çalgıcılar vardı. Bir ara kadın şarkı sözleri arasında ‘uzaktaki yaşlı develere bakın!’ diye bir zarf attı. O biri kılıcını aldı ve senin develerine doğru koşmaya başladı. Durdurmaya çalıştım ama dinlemedi. Sonrası işte görüyorsunuz!”

“O biri bunu sırf şaraba meze olacak kebap için mi yaptı yani?”

“Sarhoştu işte!…”

İçki henüz yasaklanmamış, mubahlar, haramlar tam ayrışmamıştı. Gülümün (Efendimizin; kitap bir bülbülün gözünden anlatıldığı için bülbül Peygamberimize gülüm olarak hitap ediyor.) arkadaşlarından içki içmeye devam edenler vardı. yalnızca mescide sarhoş gelmiyorlardı, o kadar.

Ali’yi hiç bu kadar kırılmış ve çaresiz görmemiştim. Akıl, içkinin tesiriyle mümini terk edince kör nefis ruhu ne hale getiriyordu. Doğruca gülümün yanına koştu. O da müstakbel damadını alı al, moru mor görünce telaşla sordu:

“Neyin var Ali?”

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bugün gördüğüm şeyi ömrümden hiç görmemiştim. Çok sevdiğiniz biri develerime saldırmış, hörgüçlerini kesmiş, böğürlerini yarmış.”

“Şimdi nerede?”

“Kurayzalı birinin evinde içki içiyor!”

Dünya sadefinin incisini sıkıntıdan terlerken ilk defa gördüm. Yanağında tomur tomur damlacıklar… Bir öfke bulutu kapladı yüzünü. Hırkasının getirilmesini istedi. Sırtına alıp doğruca tarif edilen eve yöneldi. Ali ve diğerleri de ardınca ilerlediler. Kapıyı çaldı; içeri girmek üzere izin istedi. İçeridekiler yalnızca gülümle Ali’ye giriş izni verdiler. Gülüm, içeride kendisiyle aynı yaşta olan amcası Hamza’yı da gördü. Üstelik sarhoştu, gözleri kızarmıştı ve bir bunun, bir onun yüzüne bakıyordu. Sonra her ikisinin de dizlerine baktı, tekrar yüzlerine, tekrar dizlerine… Kahkahayla geveledi:

“Sizler, benim babamın ancak kölelerisiniz hah-ha!..”

Gülüm bu sözlerin sarhoş kelimeleri olduğunu anlayınca hiç oyalanmadı. Cürmü işleyenlerden develerin hesabını da sormadan orayı terk etti.

İskender Pala, Bülbülün Kırk Şarkısı, Kapı Yayınları 408-409

Tarihi romanlaştırmak diye bir olgu üzerinde arkadaşlarım ile çok kere konuştum. Bir yanda gerçekler, anlatılanlar, kahramanlıklar ve söylentiler; diğer yanda roman olabilmenin şartları kurgu, karakter, üslup ve olay… Tüm bunların birleştirilebilmesi çok çetrefilli bir iş… Fakat burada konu edinilen zaman asr-ı saâdet ve hikâye edilen her karakter birer yıldız… Bütün bu hikâyenin içerisinde neden böyle bir sahneyi temaşa ettik? İskender Pala buna neden ihtiyaç duydu?

İskender Pala, Bülbülün Kırk Şarkısı kitabı ile ilgili bir video söyleşisinde şu ifadeleri kullanıyor; “Peygamber Efendimizin hayatını anlatmak çok zorlu, çünkü en ufak bir hatada sizi töhmet altında bırakabilir. Ayrıca o yaptığınız hata, yüzyıllar boyunca okundukça olumsuz etkileri olabilir. Ama onun için yaptığınız güzel bir şey de yıllar boyunca okundukça size bir güzellik yansır.”

Bu son ifadeye katılmamak elde mi?

1 Yorum

  1. Kitabı okumadım ama alıntı yaptığınız kısım ile ilgili olarak ; hikayenin özellikle paylaşımı bilinçli bir “eylem” olabilir, okuyucu kitlesini göz önünde bulundursak. Bunun- yazarında ifade ettiği gibi -hata mı ,güzellik mi olduğunu tekrar yorumlayacağım kitabı bitirince.
    Selam ile…


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir