bazı olaylar karşısında hiçbir şeye anlam veremeden susup kaldığınız mutlaka olmuştur. küçükken çok sevdiğim bir derviş hikâyesi vardı ve annemden neredeyse her gece anlatmasını isterdim. hikâye şöyleydi;

derviş bütün malını, mülkünü bırakıp uzak diyarlara yolculuğa çıkmış. “ sen o’nun yolunda olduğun sürece, dünyalığını düşünme!” sözünü tekrarlayarak günlerini geçirmiş. sefalet içinde büyüyen çocukları görmüş geçtiği bazı köylerde, bazılarında zengin efendiler ve emrindeki köleleri. hayatın manasını bulmadan geri dönmeyeceğim derken yolculuğu uzadıkça uzamış. günlerden bir gün, geçtiği köylerden birinde büyük bir hoca efendinin yaşadığını duymuş ve varıp huzuruna çıkmayı düşünmüş. yapmışta. hoca efendi dervişin yüzüne bakmış, derviş göz göze gelememiş, kafasını eğmiş. hoca efendi konuşmuş…

annem hikâyenin sonunu her gece değiştirirdi ve her gece bana farklı bir soru sorardı. aradan geçen yıllar sonunda hala o sorulardan bazılarının cevaplarını bulamadığımı biliyorum. çünkü bulabilmiş olsaydım, kullandığım keşkelerin sayısı bu kadar fazla olmazdı…

yastığımın altında titreyen telefon gözlerimi açmamı sağladı.

“ oğlum, uyuyor muydun?”

karşı tarafta bu sesi duymam, ruhumun içine düştüğü bütün sıkıntıları gidermeme yeterliydi. bu ses uhrevi bir nefes gibi benliğime işler ve her ne kadar kasvet varsa bedenimde alır götürürdü.

“ uyuyakalmışım,” dedim; “saat kaç?”

“dokuza geliyor, treni kaçıracaksın” dedi annem; “hadi elini yüzünü yıka da hazırlan!”

“ tamam,” derken kelimeler boğazıma düğümlenmiş sesim çıkmamıştı. annem ne demiş olduğumu anlayamamış olacak ki karşılık vermedi. bir daha tekrarladım; “tamam anne,”

 

yağmur yağıyor. kaldırımda su birikintileri oluşmuş. caddeler bomboş. trene yetişebilmek için acele etmeliyim. sabaha kadar yolculuk yapmayacak olsam yağan yağmuru bu kadar düşünmezdim. sağıma soluma bakıp görünürde bir taksi var mı diye kontrol ediyorum. hayır, yollar bomboş. yürüyorum. hızlı adımlarla, yürüyorum. tramvay istasyonuna yaklaşırken yağmur şiddetini biraz daha artırıyor. bende hızlanıyorum.

 

yirmi dakika var trenin kalkmasına, büfeden su ve kuruyemiş alarak bekleme salonuna doğru yürüyorum. salon boş sayılır, köşelere oturmuş birkaç yolcu var. bende kimsenin olmadığı bir yere oturarak derin bir “oh” çekiyorum. “ şükür ki tramvaydan indiğimde yağmur dinmişti.”

kimin aradığını bildiğim için çalan telefona cevap verirken alo veya efendim demek yerine direkt “anne!” diyorum.

“ oğlum, yanına yolluk bir şeyler aldın mı?”

“aldım anne,” diyorum gülümseyerek. yıllardır bu gibi meraklanma belirtileriyle karşı karşıyayım. hiçbir vakit annem beni yalnız bırakmaz ve küçücük bir çocukmuşum gibi yaklaşırdı. “çocuklar annelerinin gözünde hiç büyümez,” derdi çoğu zaman.

 

trendeki koltuğuma oturdum. montumu ve kazağımı çıkarıp çantamla birlikte başımın üstündeki çantalığa bıraktım. müzik çalarımı ve yol boyunca okumayı düşündüğüm kitabımı yanıma almıştım. yolculuklar benim için düşünsel hareketlilik yaşadığım anlardır. hayatıma etki eden kitapları bu yolculuklar sırasında okumuşumdur. birkaç sayfa kitap okuduktan sonra kafamı cama dayayıp geçtiğimiz dağları izlemek kendimi özel olarak düşündüğüm vakitlerdendir. hayatımın hiçbir döneminde çevredeki yolcularla muhatap olmamışımdır. birkaç saatlik tanışıklıkları yaşamaktan pek haz almam. birileri gelecek ve benimle tanışacaktı, sonra biraz konuşup vakti gelince yanımdan ayrılacaktı. düşününce kitap okumanın birileri ile konuşup vakti öldürmekten çok daha faydalı olduğunu düşünürdüm.

 

koltuğumu biraz yatırdım. kulaklıklarımı taktım, hafif bir santur tıngırtısı ile şarkı başlamıştı. derin bir nefes alarak kitabımın kapağını çevirdim. irlandalı bir yazarın bin dokuz yüz altmışlı yıllarda sufilerin dünyasında geçirdiği dört yılı anlattığı bir gezi kitabıydı elimdeki. önsöz ve arka kapaktaki yazıyı hızlıca okuyup ilk bölüme başlıyordum ki, koltuğumun önümde orta yaşın üzerinde bir kadın durmuş ve bana bakıyordu. görmezden gelemezdim. istemeyerek kulaklığı kulağımdan çıkardım ve “ bir şey mi diyecektiniz?” dedim.

“oğlum, biletime bakabilir misin? koltuğumu bulamadım.” derken elindeki bileti bana doğru uzatmıştı.

kadının ellerindeki damarlar dikkatimi çekmişti. parmakları uzun ve zayıftı, derinsinin üzerindeki lekeler ve tuttuğu biletin titremesini fark etmemem imkânsızdı. bilete baktım. numaralarımız yan yanaydı.

“yanımda oturacaksınız?” diyerek boş koltuğu gösterdim.

“oğlum” dedi, “acaba cam kenarında ben oturabilir miyim?”

cam kenarında yolculuk yapmaktan vazgeçemezdim, kitabımdan sayfalar okumak ve birkaç sayfada bir dışarıyı izlemek bu yolculukları yapmama sebepti. biletimi alırken özellikle belirtmiştim cam kenarı olsun diye ve şimdi yaşlı bir kadına yerimi verecektim. yapamazdım.

“ teyze” dedim, “ben cam…”

“oğlum koridor tarafında oturarak hiç yolculuk yapmadım.”

“buyurun” diyerek yerimden kalktım ve yaşlı kadının oturması için izin verdim.

 

yolculuk başlamıştı. tren yavaşça hızlanıyor ve raylar üzerinde tıkır tıkır ses çıkarıyordu. ben kulaklıklarımı tekrardan takmıştım ama bir türlü kitaba konsantre olamıyordum. rahat edememiştim. arada bir çaktırmadan yanımdaki teyzeye bakıyordum. neredeyse kafası tamamıyla bana dönüktü. kitabımı okumaya çalıştım. aradan beş on dakika geçti ama hala daha bir değişiklik yoktu. ne ben kitaba yoğunlaşabilmiştim ne de teyze gözlerini benden ayırabilmişti.

 

“teyze” dedim kulaklıklarımı çıkararak.

“adın ne?” diye karşılık verdi.

adımı söylemek onunla tanışmak istemiyordum ama “serdar” dedim.

“ serdar” dedi ve ekledi; “benim isminde gülbahar, talebe misin?”

gözlerimi kitabıma çevirerek “evet” dedim.

nerede der gibi bana bakıyordu ama ben susuyordum, bu konuşmayı daha fazla sürdürmek istediğimi düşünmüyordum. kulaklıklarımı takıp kitabıma kaldığım yerden devam edecektim.

“ nerede okuyorsun, serdar?” dedi.

içimden kocaman bir oh çektim; “teknik üniversitede” diye kısa bir cevap verdim.

“ mühendis mi olacaksın?”

“hayır, iktisat okuyorum.”

yanımda oturan kadın konuşmadı, bekledi. birkaç dakika boyunca ben onun bir şeyler söylemesini beklerken o sessiz kaldı ama gözlerini benden ayırmıyordu.

“niçin bana bakıyorsunuz” dedim.

“yüzün bana o kadar tanıdık ki” dedi, ardından derince bir nefes alıp konuşmasına devam etti;

“oğluma çok benziyorsun, yüz hatların, gülüşün, saçların hatta konuşmaların. o da üniversite öğrencisiydi senin gibi ve teknik üniversitede mühendislik okuyordu.”

ilgisiz kalmak imkânsızdı, belli ki oğlunu kaybeden bir kadındı gülbahar teyze ve baktığı her yönde oğlunu hatırlatan bir şeyler görüyordu. kafamı iyice onun baktığı yöne çevirip, “oğlunuz kaç yaşında?” diye sordum.

“oğlum” dedi gülbahar teyze, “geçen sene geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti.” konuşurken gözlerinin içine baktım ve anlattığı her şeyi en baştan yaşadığını fark ettim.

 

“eğer o sabah uyandığımda telefonuma sarılıp onu hiç aramasaydım ve annelik içgüdüsünden kaynaklandığını söylediğim o cevabı bilindik soruları hiç sormamış olsaydım, oğlum belki ölmemiş olabilirdi. onun kaza yapmasına ben sebep oldum, onun dikkatini dağıttım ve karşıdan karşıya geçerken etrafına bakmadan acele etmesine neden oldum. eğer onu o sabah aramamış olsaydım…”

 

gülbahar teyze konuşurken, oğlunun yaşadıklarını an ve an yaşadım içimde. ben, bu kazayı biliyordum, çünkü o çocuğa çarpan arabanın içindeydim. o sabah çalan saati duymamış ve geç kalmıştım acele ediyordum. taksi şoförüne çok hızlı olmasını söyledim. önümüzdeki çöp kamyonu benim aceleci tavırlarıma inat edermişçesine bizi yavaşlatıyordu. sanki bir şeyler benim isteklerimin dışında oluyormuş gibiydi. o sabah okula yetişemeyecektim. daha fazla hızlandık. yolun sonundaki ışıklara yaklaşırken, yeşil ışığın yanmasına üç saniye kaldığını gördük ve hızımızı yavaşlatmadık. şoförümüz önümüze atlayan genci gördüğünde çok geçti.

 

keşke ben o gün geç kalkmamış olsaydım. keşke gülbahar hanım o gün oğlunu telefonda meşgul etmemiş olsaydı. keşke biz bu tren yolculuğunda yan yana oturmasaydık ve o kaza hakkında konuşmasaydık. keşke…

 

öyle anlar olur ki bir şeylerin odağında olduğunuzu fark edemeyebilirsiniz. isteminiz dışında olanlar olur ve siz kendinizi olayların içinde bulursunuz. kimi zaman kaybeden olursunuz, kimi zaman kazanan.

 

o gün o tren yolculuğunun hiç yaşanmamış olmasını çok isterdim, o yaşlı kadının gözlerindeki hüznü görmek ve o gözlere bakarak üzgünüm demek çok zordu. o tren yolculuğu bittiğinde gülbahar hanım teyzenin tanışıklığı da bitmişti. birkaç saatlik bir muhabbetin ardında soru işaretleri ve hüzünler kalmıştı. asla o arabanın içinde olduğumu söylemedim.

 

“oğlum, yolculuk nasıldı?”

“iyiydi yani idare eder anne.” dedim sesim titriyordu, “birazdan evde olurum”

“hadi kahvaltı hazır seni bekliyoruz, babanla”

“ tamam” derken kelimeler boğazıma düğümlenmiş sesim çıkmamıştı. annem ne demiş olduğumu anlayamamış olacak ki karşılık vermedi. bir daha tekrarladım; “tamam anne,”…

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir