“git, ne olur git ve hiç bir şey söyleme…”

sevdiğim, sana git dediğim günden beri hiç yaşamadım ben. hiç nefes almadım. “bir sebep söyle” demiştin bana,  “sadece bir sebep. neden bu ayrılık, neden bu gözyaşları?” . kafamı öne eğmiş ve susmuştum. tek bir kelime etmeden beklemiştim. saniyeler yıl, dakikalar asır gibi gelmişti o an ve “sana söyleyecek hiçbir sözüm, ortaya koyacak hiçbir nedenim yok” demiştim. yanağını hafifçe sıkıp gözünden damlayan yaşları benden saklamaya çalışarak yanımdan uzaklaşmıştın. ardına hiç bakmadın veya ben, arkanı dönüp bakmak için durduğunda kafamı çevirdim. o gün hiç ağlamamıştım. sevdiğim, sana olan sevgim, seni benden uzak tuttu.

o günün ardından her şeyin normale dönmesini hiç beklemedim. biliyordum, sen olmayınca yanımda bir şeyler eksik kalacak, bir yanım hep hüzün dolacaktı. hiçbir film, senin yanında izlediklerim kadar güzel olmayacaktı bir daha, biliyordum. sonbahar geldiğinde hiçbir yağmur beni o denli ıslatmayacaktı, birlikte yürüdüğümüz o sokak bir daha misafir olarak hiç ağırlamayacaktı, beni. sevdiğim, sana git dediğimden beri hiçbir şarkı hüzünlendirmedi beni. hiçbir kitap okunası gelmedi.

evimin perdesi her akşam sonuna kadar açık ve ışıklar hiç yanmıyor.  sokaktaki tüm sesleri içeri taşımaya çalışıyorum. odanın bir köşesine sinmiş -bizim şarkılarımız- dediğimiz şarkıları dinleyip, gözyaşları dökerken. sevdiğim, seni o kadar özledim ki. meğer sen hayata gülerek bakabilen parçammışsın…

*

“ konuşsana mert” dedi oya, ışıl ışıl parlayan gözleriyle mert’e bakıyordu. “ neden bu kadar durgunsun?”

“şey” dedi mert, gözerini kaçırarak, “ babam” devamını getirmedi.

“ baban mı?” diye şaşkınca sordu oya, daha önce hiç babasından bahsetmemişti mert ve onun bir babası olduğunu bilmiyordu.

“babam” diye tekrarladı mert, “ölmüş”…

bir ölüm haberinin ardından nasıl bir tepki verileceğini bilmek ve yapmak çok farklı şeylerdir. hangi söz, hangi kelime bir ölümü anlatabilir, bir ölümün ardında kalanları teselli edebilirdi ki. sustu oya, sevdiğinin elinden tuttu ve hiçbir şey söylemedi.

“ annemi hiç tanımadım” diyerek konuşmaya başladı mert, “doğumumda ölmüş. babam daha sonra beni görmek dahi istememiş ve babaannemin yanına bırakıp gitmiş. babam, annemin ölümünden beni sorumlu tutuyordu ve beni hiç sevmedi. çocukken babaanneme babam hakkında ne kadar soru sorduysam da hiç cevap alamadım. büyüdükçe ona olan nefretim arttı ve babaannemin ölümünden sonra çevremdeki herkesle iletişimimi koparım istanbul’a geldim, çalıştım. para kazandım ve geçmişime dair bütün izleri sildiğimi düşünüyordum. baba kelimesini hiçbir zaman dilime getirmemiştim. ta ki” dedi mert daha fazla konuşamadı.

“ seni dinliyorum bir tanem” dedi oya.

“ telefonumu bildiğini dahi unuttuğum bir akrabam onun öldüğünü söyleyinceye kadar” dedi mert,   “ ismimi kimin koyduğunu soruyordun bana?”

“ evet”

“babaannem mert olsun demiş, yiğit olsun demiş ve adımı mert diye koymuş.”

“babanın cenazesine gidecek misin?”

“hayır” dedi mert, “gitmeyeceğim, hayatım boyunca bir babanın varlığını reddettim. o beni doğarken suçladı ve hiç yanımda olmadı”

konuşma daha fazla uzamadı, oya daha fazla üstelemedi. sevdiğini çok iyi tanıdığını düşünerek kararına sadık kaldı. gün boyunca bir daha hiç aynı konuya dönmediler. gelecekte yaşanacak güzel günleri düşünüp renkli hayaller kurdular. oya çocuklara olan bağlılığını dile getirirken, mert yalnızlığa olan düşkünlüğünü açığa vurdu. tek bir çikolata fondüyü tek kaşıkla yerlerken, çevrelerindekilerin masum gülümsemelerine aldırış etmiyorlardı.

*

“ tanıştığımız günü hatırlıyor musun?” diye sordu oya.

“ beşiktaş’ta bir kitapçıda tanışmıştık” diye karşılık verdi mert.

oya sevdiğinin koluna biraz daha sokuldu. “üzerinde mavi bir kazak vardı ve benim aylardır aradığım bir kitabı taşıyordun elinde” dedi oya.

“çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte!.. (daktiloya çekilmemiş şiirler, nilgün marmara )”  dedi mert.

“ hep onu okudun” dedi oya, “ sonunu bildiğin bir hayatın süresi ne kadar uzun olursa olsun”

mert sözünü kesti, “ne olacağını bilsen de denemek, denemeye çalışmak” dedi.

“ evet, sadece denemeye çalışmak” diye tamamladı oya.

*

“ oya” dedi mert, “ konuşmamız lazım”

“konuşuyoruz ya” dedi oya, gülümsüyordu.

“olmuyor, denemek yanılmakmış” dedi mert, başını eğdi, “bilmeden çok büyük hatalar etmişiz. hiçbir doğrumuzun olmadığını bilerek”

oya ağlıyordu. dudaklarını ısırarak, hıçkırarak ağlıyordu, “en başından biliyordum, bir oyundu bu, iki kişilik küçük bir oyun fakat ne zaman kaçmaya yeltensem mızıkçı olamayacağımı düşünerek geri dönüyordum” derin bir nefes aldı oya, “biliyorum bitti, senin kafanda hiçbir zaman edinemediğim tahtımı yitirdim. tek kişilik bir komedi senin yaşadığın, kimsenin varlığını istemiyorsun ve evini dolduran sesler seni incitiyor” konuştuklarının birçoğu anlaşılmamıştı oya’nın.

“lüt..” derken mert, oya sözünü kesti.

“ bana masal okumayı bırak mert, bana layık olmadığını söylemek için çok geç değil mi? bırakıp gittiğinde geride ne kalacağını hiç düşündün mü? hoş düşünsen…”

hiçbir cevap vermedi mert, sessizdi, suskundu.

“bir sebep söyle bana sadece bir sebep, ne yaptım sana”

mert konuşmuyordu.

“ bu kadar zor mu bir sebep sunmak veya sadece seni sevmiyorum artık demek”

mert suskundu.

” sadece bir sebep? neden bu ayrılık, neden bu gözyaşları?”

“sana söyleyecek hiçbir sözüm, ortaya koyacak hiçbir nedenim yok”

oya gözlerinden dökülen yaşları temizledi. karşısında put gibi bekleyen adamın yanağına hafifçe dokundu ve, “babanın sana bahşettiği yalnızlığı yaşadığını sanıyorsun, halbuki sen çoktan ölmüşsün mert” diyerek arkasını döndü oya ve hızlı adımlarla yürüyerek caddenin karşı tarafına geçti. gözyaşlarını her ne kadar tutmaya çalışsa da tutamıyordu. yaşanılan her şey bir düş olmuştu artık, doğan günle birlikte yaşanacak hiçbir şey kalmamıştı.

*

sevdiğim

sen bana git dedin ama ben hiçbir zaman gidemedim. ben hep o caddede takıldım kaldım, kımıldayamadım. baktığım her yüzde seni gördüm. dokunduğum tüm tenlerde seni hissettim. hiçbir şey eskisi gibi olmadı, ben güzel günleri hiç yakalayamadım. herkes alışırsın diyordu ama ben alışamadım. tamam, unuttum derken eski bir kitabın sayfaları arasında çıktın karşıma, mor kapakların arasında seni gördüm.

sevdiğim,

yaşanan her şey bir hikâyeyse eğer ve bütün hikâyeler mutlu sonla bitecekse bizim yaşadığımız anca bir önsöz olabilir.

sevdiğim,

sen ne getirdin bana çocukluğundan?

şen kahkahalar ulumalar donakalmalar mı?

üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı

benim eskil saatlerimde? (daktiloya çekilmemiş şiirler, nilgün marmara )

sevdiğim,

sonunu biliyorduk yine de denedik. ben kaybettim. sen kazanamadın…

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir