“dediler ki hayat kısa” yazdıktan sonra yazar bu hikâyeyi daha fazla sürdüremeyeceğinin farkına vardı. biliyordu, çünkü sonunu getiremeyecekti. korkuyordu, kaybetmekten.

dilini ıslatmak adına bir yudum su aldıktan sonra, bir gayret, bir daha denedi fakat gene olmadı. bir tek harf dahi yazamadan öylece kalakalıyordu, gözlerini açıp kapadı, yumruğunu sıktı, ayaklarını yerlere vurdu ama yok, hiçbir gelişme olmadı. yazamıyordu yazar. tıkanmıştı. devamını getiremiyordu hikâyenin.

ne zamandır bu hikâye ile uğraşıyordu yazar? kaç gününü vermişti veya gerçekten tam anlamıyla tüm benliğini ortaya koyarak ve isteyerek, hiç bir şeyden çekinmeden yazabilmiş miydi? eğer yazdıysa şimdi neden tıkanıp kalmıştı…

sonucunu hiç düşünmeden, bir anda karar verip, aceleyle başlamıştı, bir gece yazmaya, bence. aklına gelen her ne ise, aldırmadan hiç bir acıya ve söze, yazdı. biliyordu, birçok yanlışını, ayıbını ortaya dökmeye yetecekti bu yazı, fakat dur diyemiyordu eline.

 

şimdi en baştan tekrarlayalım kelimelerimizi, işimize yarayan her ne varsa alalım yanımıza. işimize yaramayacak gibi görünenleri ise kışlıkların arasına kaldıralım. baharı beklerken yazıldığından bu hikâye, kışlıklara ihtiyaç duyulmayacak. edatları sıra ile kullanacağımız için, heybemizin büyük bir bölümünü onlarla doldurabiliriz ki tabi sıfatlar ve nesneler de önemli, onlar için de uygun bir yer ayarlamalıyız. fakat hiç zahmete girmeden, sözde veya özde fark etmez tüm özneleri kaldırıp atabiliriz kışlıklar arasına. fiiller, çekim ekleri yer alabilirler hikâyemizde, gerektiğinde yapım eklerini de kullanabiliriz, bu yüzden onlara da heybemizde yer ayırabiliriz. üzgünüm, -ecek ve –acak’lı cümleler kurmayacağımız için sizler de kışlıklar arasına kaldırılacaksınız, gelecek zaman ekleri…

 

farklı bir iş çıkarmak için düşmüştü yollara biçare yazar, amma şimdi görüyor ki ne kadar uğraşsa da belli kalıpların dışına çıkamayacaktı. tekerrürden ibaret dünyasında, ne kadar farklılaşabilirdi ki! söz gelimi, ilk yazılan öykü ile onun yazdığı öykü arasında ne gibi değişiklikler vardı acaba diye düşündü bir an, farklı bir hikâye yazabilirim umuduyla. hani giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini ihtiva ederdi ya hikâyeler içerisinde, onunkinde bu kuralı biraz değiştirip sonuç, giriş, gelişme veya gelişme, sonuç, giriş gibi olabilir mi? yapabilir miyim diye düşündü lakin nafileydi çabası, çok kere denenmişti. literatürde örnekleri çok fazlaydı. farklı dillerden kelimeler kullanayım, okuyucular okumakta zorlansın ve bir kitleye hitap etsin diye geçirdi aklından bir an, sözlükleri karıştırdı, taradı, kullanabileceği kelimeleri teker teker yazdı bir beyaz kağıda, sonra eline aldığı kalın uçlu kalemi ile sırasıyla üzerlerinden geçmeye başladı. bu olur, uygun. bu değil, işe yaramaz. çizdi, çizdi. beyaz kağıt kapkara olmuştu. bir tek kelime kalmıştı elinde “demagoji”.

 

pek tutmuştu bu kelimeyi, sonra birkaç defa içinden tekrarladı “ demagoji, demagoji”. sustu sonra saçma dedi içinden, lafebeliği yapmanın bir anlamı yoktu ve işte bu noktaya geldi. başladığı hikâyede tıkanıp kaldı. kelimelerle oyunlar oynayarak hiçbir yere gelemeyeceğine kanaat getirdi.

 

keşke birazcık yağmur yağsa diyerek oturduğu yerden kalktığında, saatinin çok ilerlediğini fark etmemişti. pek öneminin olmadığı apaçık belliydi, mutfağa yürüdü.

 

çay mı, kahve mi diye karar veremedi. o piti piti yaptı. kahvede karar kıldı. kuş figürlerinin süslediği bardağına önce kahvesini sonra sıcak suyu döktü ve karıştırdı, kaşığın bardağın içerisinde çıkardığı ses ilgi çekici geldi birden ve sırf bu yüzden biraz fazla karıştırdı. yüzünde çocuksu bir gülüş belirdi, “saçma” dedi içinden evet saçma. bir hikâyenin peşinde deli divane olmak saçma, sonunda gelinen noktaya bakıldığında. elinde bardağı tekrardan odasına döndüğünde masanın üzerinde duran kitap, düştüğü saçma düşüncelerden çıkışına yardımcı oldu.

 

yazarların kıymeti öldüklerinde anlaşılır ve nedendir bilinmez şiirler sonradan anlamlanır. kimse fark etmez bir yazıyı yazanı hayatta iken, ille bir gidiş, bir terk gereklidir.

 

hikâyelerin kahramanları ölmelidir illa ki, sonunun gelmesi için. savaş bitmelidir, aşklar sona ulaşmalıdır. tüm açık kapılar kapanmalıdır, akıp giden hayatın önüne set gerilmelidir.

 

enteresan, kılığına kıyafetine vurulmadığımız insanların sözleri üzerine kurgulanan dünyamızda, herkese uzak yaşayamamamız, suskun kaldığımız zamanlarımızın olmaması, birilerine ihtiyaç duymamız.

 

kelimelerin ardına sığınıyorum. düşe yazılmış hikâyeler kurguluyorum, fakat hissedebiliyorum ki, benimkiler kurgunun ötesine geçemiyor. şekli şemaili her ne türlü olursa olsun, suskunluğu yansıtan bir dizin bulamıyorum. farklı desenlerde cümleler seçiyorum paragraflarıma, ama sonunda hep aynı sonuca ulaşıyorum. hangi kestirme yolu seçsem, hangi patikayı denesem hep aynı yere varıyorum. kaçamıyorum beni takip eden yalanlardan, beni benden eden yalancılardan. sebebi açık değil mi, ben yalancıyım…

 

sessiz kalınan bir gecenin sonunda hala daha sonlandıramadığımı fark ettiğimde, bu yazıyı; tamam, işte oldu, bu benim istediğimdi diyebiliyorum. bilmiyorum nereye kadar devam edecek ve kimler okuyacak? belki sadece ben, belki benden ziyade birkaç kişi, belki hiç kimse, belki herkes okuyacak bu yazıyı, bazılarına hitap edecek belki, belki hiçbirini yansıtmayacak, belki bir tanesi tam da beni yazmış diyecek, belki saçmalamış olacağım.

 

evimin saçaklarından düşen yağmur tanesine hayran kalmamın sebebini hiç biriniz bilemiyorsunuz?

 

hiç başlamamalıydım bu yazıya, adını hikâye koymamalıydım. kapamalıydım defterimi ve yazdıklarımın üzerini çizmeliydim. benden sonra kimse okumamalıydı. adı konmamalıydı. cümleleri devrilmemeliydi. asla başlamamalıydı bu yazı, sonunun gelmeyeceği apaçık ortadaydı.

 

sözümün bittiği bir anı hesap ederek, kişisel bir mesele olduğu için yazdım sanırım. suskun kaldığım bir anı bozmak için yazdım sanırım. konuşamadığım bir zamanı yok saymak için yazdım sanırım. farklı dilde, farklı anlamlara gelen kelimeleri bir araya toplayabilmek için yazdım sanırım. yıllar sonra hatırda kalabilmek için yazdım sanırım.

 

musluktan suyun akışını izlerken aklıma gelmiş olabilir. camdan dışarı bakıp, yaşamaya çalışan, nefes almaya çalışan insanları izlerken kafama takılmış olabilir. yağmur yağarken vapurun en arkasına geçip, ellerimi göğe doğru kaldırdığım bir anda aklıma gelmiş olabilir. bir yerde, bir şekilde bir iş üzerinde iken herhangi bir sebepten dolayı bu yazıyı yazmaya başlamış olabilirim. “ dediler ki hayat kısa” diye yazıp bu yazıyı sonlandırabilirdim. kesip kopyalayıp yapıştırabilirdim. lakin yapamadım. kısa olan hayatımı birazcık daha uzatabilmek için belki de, belki de söyleyecek bir şeylerim var demek için. başladım yazmaya.

 

giriş yaptığımı düşündüğüm her an biraz daha uzaklaştığımı fark edemedim sonuçtan. alıp başını giderken elimin altındaki hikâye, ben ona dur diyemedim. varsın ne hali varsa görsün demek geldi içimden bir an. sonunda hangi kapıya varacaksa artık. elinden tutmak gelmedi bir ara, yardım etmeyi istemedim. hatta sokaklarda yatsın dedim, kendimce. hayatı öğrensin diye.

 

bir hikâyenin en can alıcı noktasını nasıl nakledebilirim diye değişik söz sanatlarını denemeyi göze alıyordum. belki altından kalkamayacaktım ama deneyecektim. mesela kimsenin bilmediği bir gerçeği ortaya sererken, mecazi anlamlar yükleyecektim kelimelerime, ölü sözcükler seçecektim. kendimi farklı göstermek amacım ya, en uyduruk kelimeleri bulup olayın en can alıcı yerinde kullanacaktım…

 

öyle ya da böyle sonunu getiremeyeceğimi çok iyi biliyordum bu hikâyenin. işin aslı bu hikâyenin çok daha ötesinde iyi bir iş çıkardım. bir deneme sayılamaz sanırım, bir şiir hiç değil, bir makale demek imkânsız… sadece sade bir yazı belki, sağı solu absorbe edilmiş…

 

bazı anlarım oluyor, içimden gelen kelimeleri savurarak yazılar yazdığım, nerede olduğumu, kimlerin yanında olduğumu unutarak, yana yana bir kalem ve bir kağıt aradığım. işte öyle bir zamanda başlanmış bir yazı bu. bir kıvılcımla düştüm ardına ben. sonunu hiç düşünmedim, olacakları hiç hesaba katmadım. yuhalanmayı, hor görülmeyi aldırmadan yazdım.

 

bir kaçış olsun diye dinlediğim müziklerden biriydi sanırım, “reign over me”…

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir