Dönüp dolaşıp aynı yere gelmek gibi, aynı şarkıyı farklı seslerden farklı yorumlarla dinlemek gibi, yolunu kaybettikten sonra aynı sokağa tekrar girip fark edememek gibi, yağmurlu bir günde şemsiyesiz kalıp tepeden tırnağa ıslanmışken bir dostun şemsiyesine sığınmak gibi: Kısacası yaşamak gibi, nefes almak gibi bir şey bu…

Bütün yolların sonunda, bir başına kaldığın zamanlarda derin bir ‘Ah’ çekerek içinden, “Keşke aklımın değil, kalbimin sesini dinleseydim” demek bu.

Hayat bu.

Gözlerini kapa, sonra bir süre bekle, bir süre daha. Sonra gözlerini aç. Geçen zaman içinde zihninden geçen ilk düşünceyi yaşamayı dene. Olmuyorsa, bir daha dene, bir daha. Yine olmuyorsa yine dene… Asla vazgeçme. Kelimelerin anlamlarına sığın. İnsanların bakışlarından uzaklaş. Hisset. Hayal et.

İşte.

Bir şeylerin yaşanması, hiç görmediğin olayların gerçekleşmesi, var olmayan düşüncelerin yerli yerine oturması ve muhayyel bir evrende bilinmeyen bir olayın harflerle anlatılması bu.

Kısaca. Hikâye bu.

*

Bir hikâyenin içine girmek veya eşiğinde beklemek gibi bir şey bu yaptığım iş, olur olmaz bir şeyler yazarak büyük ahkamlar kesmek niyetinde olmasam da kalp atışlarım heyecanımı ele veriyor.

Öncelikle bir hikâye nasıl oluşur, evreleri nelerdir soruları zihnimi kurcalıyor. Sonrasında karakterler etrafımı sarıyor ve adım atmamı istiyorlar.

Hikâyenin zamana bırakılması ve olgunlaşmasına fırsat vermemiz gerekiyor. Yaşanan bir olayı öyle olduğu gibi zamansız bir şekilde ortaya saçıvermek yemeği pişirmeden servis etmeye benziyor.

Hikâye yazım evreleri

Gerçek: Gün 24 saat. Fakat kimi zaman bir an kimi zaman ise asırlara bedel gelebiliyor. İşte hikaye bu gerçekliğin peşinde ama zamansızlığa bir meşale tutmak gibi.

Acı, sevgi, hasret, üzüntü… daha sayabileceğimiz onlarca duyguyu iç içe yaşamak ve sonrasında insan olarak kalabilmek… Sanıyorum bunun ismi; duygular okyanusunda yüzmeyi öğrenme.

Hissetme; Bu gerçeğin bünyedeki yansıması şeklinde oluşuyor sanırım. Dil tutulması, hançerlenme, kinlenme, küsme… etkiye bir tepki verme.

Hazmetme: Gerçekliğin üzerine soğuk bir bardak su içmek gibi. İdrak etme, düşünme…

Şu aşamaya kadar ister istemez hikâyenin içinde oluyoruz ama fark edemiyoruz. Yaşadığımız her anı hikayeleştirmek niyeti geçiyor içimizden ama köz daha sıcak olduğu için elimizle dokunamıyoruz.

Sonra, demlenme süreci başlıyor.

Kurgulama: Karakteri analiz ederek başlar bu süreç. Gerçekliğin üzerine bir tül perdesi çekeriz. Farklı karakterler ve her birinde gerçekliğin bir parçası, üstüne hayal kahvesi içilir. Hayaller ile gerçekler birbiri içinde yoğurulur.

Yazma: Bilinçsizce harfleri yan yana dizme. Kelimelerle oyun oynama. Saklambaç, körebe, yerden yüksek. En eğlenceli andır belki de, fark edemesekte…

Peki burada mı biter iş?

Hayır.

Yıllanma…

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir