“Kaç gün oldu?” dedi.

“Günleri saymak benim işim değil!” diye cevap verdim.

“Kalbin nasıl?” dedi.

“Bilmiyorum.”

“Alışabildin mi?” diye sordu.

Cevap veremedim.

Belki çoktan seçmeli bir sınavdı hayat, her tercih bir vazgeçiş, her yitiriş bir kayıptı. Fakat yaşamın içinde olması gerektiği gibi olmalıydı her şey. Ne zaman, nasıl veya neden soru zarflarının içinde kalarak sorgulayarak değil de hissederek, düşünerek ve düşleyerek yaşanmalıydı. Aynı anı defalarca yaşasak aynı hataların peşinde kaybolmaz mıyız?

Dünü bugünü ve yarını bir bütün olarak yaşamalıyız. Yarın ancak bir noktadan ibaret ve endişe etmek için çok erken. Dün sonsuz kere tekrarlandı ve yaşandı, keşkelere mahkum olmanın bir anlamı yok.

Yokluktan var olduk. Sonra kendi varlığımıza bağımlı olduk. Her şeyi açıklayabileceğimizi düşündük. Sıfatların ardına saklandık. Korunabileceğimizi düşündük. Fakat bir sıfatı eksilince diğerlerinin de bir değerinin olmadığını keşfettik.

Sonra, sonra, sonra…

İçimizden geldiği gibi devam ettik…

Peki, hikayenin özünde ne var?

Sabır mı?

Sevgi mi?

Güven mi?

İnanç mı?

Hikayenin özü, tüm bilinmeyenleriyle karşımızda duruyor. Yokluk ve varlık arasında sahip olabileceğimiz her ne varsa hepsi burada. Kelimelerin tüm anlamlarını bir noktaya sabitleyip tüm manaları anlamaya çalışıyoruz.

Hikayenin özünü anlamayı değil de hissetmeyi denesek olmaz mı?

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir