Gerçek olma, gerçeklik kazanma, gerçek gibi görünme, gerçeğe yakınlaşma, gerçeğin peşinde, gerçeğin ötesinde, gerçeğin özünde… Gerçekte.

Aslında anlatmak istemediğim tüm gerçeklik bütün bu kelimelerin içinde saklı. Hayatın sırrının peşinde koşarken kendimizi bir uçurumun kenarında bir başımıza buluvermiş gibi hissediyoruz. Hafiften esen rüzgar ve gökyüzündeki bulutlar bize hakikati anımsatıyor. Ayaklarımızın altından kayan toprakla kalbimizden kayan hislerin birbiri ile dengeli bir şekilde yok olması sanırım bütün bu hayatın anlamı.

Kaybolduk.

Günlük dertler, anlık meseleler ve abartılmış suni gündemlerle yaşamı ve duygularımızı çekilmez hale getiriyoruz. Farkına varamadan geçen günlerin sonunda neredeydim, ne yaptım, neden yaptım gibi soruları düşünmeye dahi fırsat bulamadan yok oluyoruz.

Kafamızın içindeki düşünceleri açığa çıkarma derdine düşmüyoruz. Bir sesin etrafında toplanıp aynı şekilde gülüyor, ağlıyor, konuşuyoruz. Ne geçmişimiz var ne geleceğimiz. Yaşadığımız çağ bize huzur vermiyor.

Kendimizi, gündemimizi bulamıyoruz.

*

Ben, romanı bir sanat eseri olarak incelediğimde büyük bir kaosun içinde kalıyorum. Romanların günlük hayatımızdaki yeri, yaşantımız, hislerimiz ve duygularımız üzerindeki etkileri üzerine düşünürken karmaşık düşüncelere dalıyorum.

Çünkü günlük hayatın kendine özgü kuralları olduğu gibi romanlarında kendilerine özgü kuralları var. Roman; karakterleri, konusu, üslubu, anlattığı veya anlatmadığı tüm öğeleri ile bir paradokstur.

Bir roman yazarı romanında kullandığı bir karakteri ile ilgili olarak her şeyi bilebilir mi?

Eğer biliyorsa, ki ben bilebileceğini asla düşünmüyorum, o kişi gerçektir. Hatta karakter hakkındaki tüm detaylara hâkim ise o ya kendisidir ya da olmak istediğidir. Fakat romanların en öne çıkan özelliği hiçbir zaman hiçbir karakterin bir sonraki sayfada ne yapacağına dair yazarının dahi bir bilgisinin olmamasıdır. Yazar karakteri hakkında ek bilgilere sahip olabilir. Bunların tamamını bizlerle paylaşmamış, yazmamış da olabilir. Fakat yazdıkları yazacaklarının teminatı şekilde algılanamaz. Çünkü roman sanatının özünde bu duygu, düşünce ve arzu yatar. Bilinmezlik sayfalar arasında kalbimize işler ve bir an sonra hikayenin içinde karakterlerin arasında dolaşmaya başlarız. İşte tam bu noktada merak, heyecan ve takip duygularımız devreye girer. Hikâyenin devamlılığı. Gerçek hayatta karşımıza çıkamayacak bir iz bu. Bu denge işin püf noktasıdır.

Yazar; bir taraftan karakteri belirli bir kalıp içinde tutarken diğer taraftan özgürlüğün sınırlarını zorlar. Bildikleri, bilmedikleri, bilmeye cesaret edemedikleri ve bilmek için her şeyini verdikleri arasında ilerler. Her harf bu dengenin bir tarafa doğru kaymasına sebep olabilir. Bu nedenle yazar seçtiği tüm harflerden mesuldür. Çünkü karakterler biraz özgürleşse romanı parçalarlar ve kurguyu yönetirler. Kalıp içinde kalsalar ve yazarın bilgisi kadar var olsalar, sonunu getiremezler, ölürler.

Tamda burada romanın kalbi devreye girer. Bir yazar okuyucusunu avucunun içine alarak yazdıklarını ona benimsetmeye çalışmamalı. Eğer bu şekilde davranırsa hiçbir şey başaramaz. Yazar romanını bir okur gibi takip etmeli, romanın yolundan yürümeli ve dengeyi korumalıdır. Aslında yazarın tek görevi budur, dengeyi gözetmek ve korumak, zaten her ne olursa olsun son bir şekilde gelecektir.

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir