Genç kız çok uzakları hayal ederek yumdu gözlerini ama hiçbir şey değişmedi. Karşısındaki manzara aynıydı. Sapsarı minik kubbeli ve etrafındaki suyun üzerine gölgesi düşmüş bir tapınak.

Bacaklarını uzatamamıştı, utanmıştı. Kimsenin onu göremeyeceği bir köşeye çekilmiş kafasını sırtını verdiği mermer duvara yaslamıştı.

Kaçmıştı. Kendisini takip eden yalan hayatın gölgesinden, terk edilişlerden ve gerçekçilik oyununu oynamaktan. Uzaklara diyerek çıkmıştı yola ve kimseye haber vermeden bir gece aniden kaybolmuştu. Kim bilir ardından onu tanıyanlar neler söylemiş neler yapmışlardı. Belki aramış taramışlardı ama hiçbir şeyin kalbi kırık bir kız için önemi yoktu. O sadece uzaklara gitmek istiyordu ve bir gece sessiz sedasız pılını pırtını toplamadan akşam yemeğinden hemen sonra yola düşmüştü.

Önce kalabalık caddeleri aştı, ışıklı sokakları, yüksek binaları. Hiçbirinin yanından geçerken kafasını kaldırıp bakmadı. Yıllardır akıtamadığı gözyaşlarını altlarında kim bilir kimlerin acılarını taşıyan kaldırım taşlarına akıttı ve kaldırım taşları arasından akıp gitti. Bu bir son olmayacaktı.

Kimi zaman yürüdü. Kimi zaman eski bir otobüsün en arka koltuğunda başı cama yaslı uyudu. Kiminde kat kat yataklı bir trenin içinde gözüne kaçan kum tanelerini sildi. Fakat. Kimse ile konuşmadı. Hiç arkasına bakmadı.

Yüksek yeşil dağları geçti. Kurak çöllerde susuz kaldı. Daha önce hiç görmediği kadar net izledi ayı. Yeşil çimenler üzerinde uykuya dalmadan önce. Hiç görmediği kadar net gördü güneşin doğuşunu bir sabah deniz kıyısında, çapaklı gözlerinin ardında. Kimse ile konuşmadı, yanına kimseyi yaklaştırmadı.

Sadece ekmek yedi aç kalmamak için kimi günlerde ve sessiz kaldı insanların sofralarına baktığında, hiçbir eli tutmadı, tutamadı. Yorgun düştü bazı akşamlarda. Kimseye göstermeden ağladı, gözyaşlarını.

Kimsenin onu hatırlamayacağını düşünüyordu. Gidişinin belli olmayacağından emindi. Hiç yaşamamış, hiç nefes almamış gibi hissedilecekti doğup büyüdüğü topraklarda. Belki adı bir kapı zilinde kalacaktı veya yaşlı bir ağacın kalın gövdesine adının baş harfi kazınmış onu bekliyor olacaktı ama kimse bilmeyecekti ona ne olduğunu, nereye kaybolduğunu, öldüğümü kaldı mı? O kimsenin umurunda olmayacaktı.

Yolu bir gün eski bir kasabaya düştü ve güneş doğduğunda herkes uyurken dağların yamacından sessizce yürüdü. Fark edememişti arkasından onu seyreden gözleri ama kuzuların sesine çevirdi kafasını ve uzaktan onu gördü.

Önce kaçmak istedi. Konuşmama orucunu tutmak adına, sonra olduğu yerde kaldı, bekledi. Kendi kendine konuşur gibiydi. “ya oda benim gibiyse ve terk edilmişse, hep bir başına yaşamışsa, üzmemiş üzülmüşse, ağlatmamış ağlamışsa, ya gerçekten o da benim gibi yalnızsa.”

O düşünürken küçük bir oğlak yanına yaklaştı ve dizlerine süründü. Yorgunluktan titreyen zayıf dizlerine kafasını sürdü.. Ellerini uzattı ve minik oğlağı kucağına aldı. Ardından annesinin sesini duydu. Anne yavrusunun bir tehlike altında olduğunu düşünerek meleyerek koşuyordu. Küçük oğlağı yere bıraktı. Acaba dedi içinden bir annem olsaydı böyle olur muydu? Olmazdı herhalde. Anne yavrusunu hep korurdu.

Çoban sessiz adımlarla yaklaştı. Bu yolcuyu korkutmak istemiyordu.

“ Kimsin ey yolcu, nereden gelir nereye gidersin?”

Önce konuşmadı genç kız, tereddüt etti. Kaç zaman olmuştu bir başkasıyla konuşmayalı veya kendinden bahsetmeyeli. Durdu. Düşündü. Sonunda konuştu.

“ben” dedi. “yağmur”. “uzak diyarlardan gelirim ve yağmurların kaynağını bulmaya giderim.”

“yağmurun kaynağı sudur topraktır.”

“ben o suyu ve saf toprağı ararım.”

“geldiğin uzak diyarlarda saf toprak yok mudur?”

“saf” dedi sadece Yağmur…

Çoban ekmeğinden bir parça paylaştı, yemeğinin yarısını verdi. Yağmur ilk defa belki de paylaşmanın ne demek olduğunu azı çok etmenin ne manaya geldiğini görüyordu.

Fazla kalmadı Yağmur, yürüdü. Patika yollardan geçerek çıplak ayaklarıyla yürüdü. Bir bahar serinliğinde dinlendikten sonra yürüdü. Ne çöller ne dağlar dur diyebildi ona. Kalabalık kentler gördüğünde yolunu değiştirdi. Kaçtı, masum çocukların öldürüldüğünü gördüğünde, gözü yaşlı annelerle birlikte yas tuttu.

Günlerden bir gündü. Gözü yaşlı bir anne apansız zamansız bir anda sırtına elini koyarak sordu.

“ ey kuzum, kimsin? Nereye gidersin?”

Gözyaşlarını sildi önce. Bağrı yanan anaya gözü yaşlı bakamazdı. “adım Yıldız, karanlıktan geldim aydınlığa giderim.”

“git “dedi sadece gözü yaşlı ana, “git kuzum”

Az gitti, uz gitti. Dere tepe düz gitti Yıldız. Mevsimler nevbahara geldiğinde serin yağmurların altında yürüyerek sessizce gecenin karanlığından güneşin ağarışını izledi. Sırdaşsız kaldığında taşı toprağı böceği en çokta papatyayı kendine sırdaş etti. Ona dert yandı, ondan medet bekledi.

Kafasını mermer duvara yaslamış sessizce oturuyordu. Etrafı kalabalıktı ama karşısındaki altın tapınak onun için yalnızlığı simgeliyordu. İnsanlar, altın tapınağın etrafını saran insanlar bireysel bir savaş veriyorlardı, kişiliklerini adam edebilmek için. Kadınlar erkekler bir arada yürüyorlardı, hafif bir müzik yükseliyordu göğe doğru ve çatal kaşık sesleri geliyordu gönüllü bulaşıkçıların mutfağından.

Uzaktan çıplak ayak seslerini duymadı. Kafasını kaldırıp bakmadı.

“kimsin ey meçhul nereye gidersin?” dedi yaşlı uzun sakallı bir adam, gülümseyerek.

“adım” dedi duraksadı, adamın gözlerine baktı. “adım” dedi konuşamadı.

“adım Umut, Hiçlikten Geldim Sonsuzluğa Giderim…”

30.07.08, 00:29

Amritsar, Hindistan

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir