Rüyalar görüyorum, akıl sır erdiremediğim. Uzun bir yol görünüyor önümde. Etrafım karanlık… Sanki ar­kamdan birileri itekliyormuş gibi yürüyorum. Nereden geldiğimi ya da nereye gittiğimi bilmiyorum. Kafamı geri çevirip arkama baktığımda kimseyi de göremiyo­rum. Ayağımın altındaki zemin sanki kayıyor. Bir an düşmemek için bir yerlere tutunmaya çalışıyorum, ama tutunamıyorum. Kahkahalar geliyor kulaklarıma, anlayamıyorum.

Önümde uzayıp giden bir yol var. İnce bir çizgi gibi fark ediyorum bunu. Onun dışında karanlık ve sessiz­lik hâkim… Nasıl olduğunu bilmiyorum. Yürüyorum. Kendime şaşırıyorum. Karanlıktan, üstüne üstlük ka­ranlıkta yürümekten çok korkan ben; nasıl oldu da böyle bir rüyanın içine düştüm? Ben karanlıkta nefes dahi alamam ki!

Acaba kim itti beni buraya? Ya da kim çıkarabilir beni bu karanlık rüyadan?

Sonra bir anda değişiveriyor dekor. Karanlık dağı­lıyor. Sıra ile saksılar beliriyor görebildiğim yerlerde, içlerinde rengârenk çiçekler var, mis gibi kokular ya­yılıyor etrafa. Yüzümün şekli, yürüyüşüm değişiyor ve taş bir duvar beliriyor yanı başımda. Duvar boyunca yürüyorum. Marco Polo ve Kubilay Han’ın, bir duvar ve duvarı oluşturan taşlar hakkında yaptıkları sohbet canlanıyor gözlerimin önünde. Sanki şu anda yanı başımda konuşuyorlar. Elimi uzatsam duvardan bir taş çekebileceğim, ama yapmıyorum. Çünkü biliyorum. Bir taş çekilirse hepsi düşer ve duvar kaybolur. Bu duvarı oluşturan şey taşlar değil, taşların birlikteliği… Tek başlarına bir değerleri yok belki, ama bir araya geldiklerinde değerliler. Rüyalarımda dahi olsa değerliler.

Sonunda üç devasa kapının önüne varıyorum. Duvar sonlanıyor. Marco Polo ve Kubilay Han yok oluyorlar. Geçmişte okunan bir hikâyeden mi, yoksa içgüdüsel mi bilmiyorum, bir tanesini seçmem gerek­tiğini hissediyorum. Birbirinin aynı üç devasa kapı ve birini seçme mecburiyeti… Hayat seçimlerden ibaret!

Hep tercih etmek zorunda bırakılıyoruz. Pembe mi mavi mi? Ekşi mi tatlı mı? Kar mı güneş mi? Ha­yal mi gerçek mi? Birini seçerken diğerini illa ki bir kenara itiyoruz. Hayatın gerçeği bu, pişman olmak istemediğin seçimleri yaparken tozpembe hayallere dalmayacaksın. Çünkü her seçim bir terk ediş, her terk ediş bir pişmanlıktır. Fakat insanız, beşeriz, hatalardan ders çıkarırız. Peki, bu modern hayat zımbırtısı içinde hata yapmamıza izin var mı? Yoksa ilk hatada gözden düşecek miyiz?

Sonra bütün bu düşüncelerle devam etmek istiyo­rum, ama olmuyor. Üç kapı arasında bir seçim yapa­madan yavaşça açılıyor gözlerim.

Her seferinde böyle oluyor. Kimi zaman çalan saat sebep oluyor buna kimi zamansa susuzluğun etkisi ile damağımın kuruması… Ama her seferinde bir şekilde uyanıyorum ve üç devasa kapı arasında bir seçim ya­pamıyorum.

Öğle veya gece uykusu fark etmiyor, her rüyamda bir şekilde bu üç devasa kapının önüne geliyorum ve tüm gizemi çözecekken bir şekilde uyanıyorum. Önce şaşırıyorum sonra uyanabildiğime şükrediyorum. O kapılardan birini seçmek ve diğer ikisini ardımda bı­rakmak istemiyorum.

Kapıların önümde açılmasını istiyorum. Ardı sıra dizilmiş kapıların önünde beklemek ve kuşandığım anahtarlarla her birini özenle açmak tek dileğim… Kilitli kalmasın hiçbir kapı, rüyalarım gerçek olsun.

Peki para her kapının anahtarı mı? “Bu hayatta pa­radan yana yüzün gülüyorsa açamayacağın kapı yok” diyor bazıları. Fakat her kapıyı açabiliyor olmak insanı huzurlu kılar mı? Bazen kapının ardında olup biten­leri görmemen gerekir. Paran varsa görmek zorunda kalırsın. Görürsen huzursuz olursun.

Hâlâ tüm kapıları açmak istiyor musun?

Bütün kapıları açmak istememdeki sebep gösterişi sevmem veya lüks içinde bir hayat sürmek istemem falan değil elbette. Bütün bu saydıklarımın hiçbir şey ifade etmediğini çok uzun zaman önce yaşayarak öğ­rendim.

Aslında ben sadece kaçmak istiyorum. Etrafımı sa­ran bu güvensiz ilişkilerden uzaklaşmak, sadece hayallerimin beni bulabileceği bir yere saklanmak istiyorum.

Öyle zor ki! ‘Modern hayat’ denilen şu curcuna içerisinde gün içinde neler yaşıyorsam, aklıma onlar geliyor. Başımı her gece yastığa koyduğumda içim aynı sızıyla titriyor.

Hiç bitmeyen toplantılar, birbiri ardına gelen mesaj ve mailler, zoraki de olsa gülümsemenin yanına sıkış­tırılmış laflar ve daha neler neler…

Neyin ne kadar önemli olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yok. Şirazeyi kaçırıyoruz. Asıl değerli olanı unutup aracı hedef hâline getiriyoruz.

Uyanın millet! Birbirimizi uçuruma sürüklüyoruz.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir