Bazen, bazen değil çoğu zaman, kafamın içindeki dağınıklık yüzünden sanırım, asıl anlatmak istediğimi anlatmaya çalışırken konuyu çok farklı yerlere götürebiliyorum. Kalbimden geçenler, aklımdaki düşünceler ve dilime düşenler birbirini tamamlayamıyor. Hal böyle olunca da “Karnından konuşma” uyarısını alıyorum. Çünkü konuşurken gerekli gereksiz çok fazla kelime kullanıyorum ve söylemek istediklerimi değil de cümlenin nereye varacağını düşünerek darmadağınık fikirleri ortaya sunuyorum. Hatta ‘şey’ diyerek birçok kavramı anlatabilme yetisine sahip olduğumu da konuşurken hissediyorum.

Fakat yazarken böyle değilim.

Daha düzenli ve az kelimeyle istediklerimi tam olarak anlatıyorum.  Bunun nedeni belki de mühendislik eğitimi almam veya onlarca farklı karakteri, düşünceyi kelimelerimle konuşturuyor olmam olabilir. Bilemiyorum.

Çok zaman önce daha ilk romanımın kurgusunu oluşturuyorken hikâye (metin) ile gerçeklik (dünya) arasındaki ilişkiyi düşünmeye başladım. Neredeyse romanın her satırında bu düşüncenin nüveleri vardı. Tüm anlattıklarım aslında tek bir konuya açıklık kazandırabilme çabası gibiydi.

Sonra sorular çoğaldı. Fakat cevaplar hiçbir zaman artmadı. Farklı sorular arsaında aynı cevabı bulma ümidiyle gezindim durdum.

Hikayeler ile gerçeklik arasındaki ilişki tam olarak nasıl anlatılır?

Hikayeler hayatın neresindedir?

Hikaye nerede başlar ve nasıl sonlanır?

Hikayeler sadece yaşanmışlıkları anlatmaktan mı ibarettir yoksa hiç yaşanmamış ama yaşanabilme ihtimali olan muhayyelleri anlatır mı?

Hikayenin parçaları arasına yazarı dahil edebilir miyim?

Yazar, bu dünyada yaşayan, kanlı canı bir beden mi yoksa hikayelerin içine gizlenen bir imge mi?

Zaman kavramı hikayenin bir anlatım metodu mu yoksa zamandan kastımız Einstein’ın İzafet Teorisi ile kavranabilecek bir terim mi?

Liste her geçen gün uzuyor. Hikayeler ve hayat, belki de dünya demeliyim, arasındaki ilişkiye dair cevaplanmayı bekleyen sorular günlük hayatın koşuşturmacası içinde beynimde dolanıp duruyor.

Zaman içinde bu soruların her birine farklı cevaplar bulabilmeyi umut ediyorum.

Ploton, Devlet isimli kitabında  konunun orta yerine ışık tutuyor. Sanat; hayatı, insanı ve doğayı anlatma biçimidir. Taklit ederek.

“İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları.”

Taklit etme. Gördüğümüz, hissettiğimiz, düşlediğimiz her ne varsa taklidini kurgulayarak bir hikaye oluşturma. Tasvir etme.

Peki, taklit etmek veya tasvir etmek için neye ihtiyacımız var? Bir gerçekliğe mi?

Hikayenin kurgusunu oluşturduktan sonra yazarın çözmesi gereken bir problem daha çıkar karşısına, üslup, anlatım. Sıradan basit birkaç kavram ile tıpkısı gibi bir dil kullanarak ne yaşandıysa veya yaşanma ihtimali varsa anlatmak işin en kolayı gibi görünüyor. Fakat ilk anda dile geldiği kadar kolay değil çünkü bire bir kopyalamak maharet istiyor ve aslının gerçekliğini yansıtması gerekiyor.

Yaşanmış bir olayı doğal bir şekilde anlatmak ya da tıpkı bir ayna gibi taklit etmek. Beni tek bir soruya yönlendiriyor; her hikaye yazarın gerçekliği üzerinden mi okunur?

İşin kolayı gerçeküstü, fantastik bir anlatımı sahiplenmek. Çünkü elinde tüm imkanlara sahip oluyorsun ve istediğin gibi at koşturabiliyorsun. Zaman ve mekanı dilediğin gibi şekillendirebiliyorsun. Fakat burada da yazarın farklı bir mahareti olması gerekiyor. İnanılabilir olma. Yaşanmamış, asla yaşanabilme ihtimali olmayan bir olayı yaşanabilir gösterme.

Gerçeküstü anlatımın sınırları nerede başlar? Hiç olmayacak bir düşünce mi yoksa yaşanmışı farklılaştırarak anlatma mı?

Hiç yaşanmamış ve yaşanma ihtimali dahi olmayan bir kurgu ise onu nasıl düşünebiliriz?

Sorular beynimi kemirdikçe ve yazma serüvenim sürdükçe; devam edecek…

 

 

 

 

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir