“Sessizliğin ardına bürünen karanlığın hatırına bağışlıyorum seni.”

Yağmurdan sonra gelen toprak kokusudur, içimi kaldıran. Veryansın eden düşüncelerim, geceden beni uyutmayan. Ne varsa gelsin başıma, yıkılmış sokakların, harabe evlerin altında kalan benim ruhum, bedenim, hissettiklerim olsun.

Kelimelere dökemediğim benim sevdam.

Caddelere çıkıp haykıramadığım benim kavgam.

Benim davam.

Benim hissettiklerim.

Benim.

Benliğim.

Kaybettiğim isyanım.

Oysa onu seviyordum diye yazmış, Anna Gavalda, Fransız edebiyatının son yıllardaki hüzünlü kalemi. Onu seviyordum, özlüyordum ki ne zaman o geldi özlemim bitti, hasretim dindi.

Sevgi uzakken güzel, aşk hasretlikken özel, özlem seni beklerken yüce ve yalnızlık; yüreğin ta saklı kalan köşelerinden çıkıp gelince anlamlı oluyor.

Yılların eskitemediği bir son buluş olduğu varsayılsın, benim yaşadıklarımın. Kimine biraz ekmek atılsın hayallerimin, oyalansın, geçmişimde kalanlar tozunu alıp gitsin. İki virgül arasında, sıkışan cümlenin hatırına, dilimden düşmeyen şarkıların hatırına, adlarını hayatımın her karesine kazıdığım yitik kalmış yazarlarımın hatırına… Hatrına…

/bir kuru dalla gönül alana/

Gönlüm kalmadı, ipin ucu gitti elimden. Suratımın tam ortasından yedim kroşeyi, sol yanıma yattım. Fakat ben babama söz vermiştim, ben, hep, sağa gidecektim. Koşamadım atlar peşinde. Benim burnuma buram buram şahadet kokusu geldi.

Yılların eskitemediği düşünürlerin, bıkmadan usanmadan tekrarladıkları her hecenin uzağına sığınarak yaşadığımdan. Ustura ile doğranmış bilekleri olanları tanıdığımdan. Fark ettim, hayatın değerini. Sokak başındaki küçük çocuğun elindeki torba çoktan çürütmüştü ciğerlerimi, ağır ağabeyler okyanus ötelerini kurtarırken.

Ve ben şimdi, üçün beşin savaşındayım. Yaşıyorum, taş yapıların arasında, üşütüyorum arkamı. Açık kalan pencereden odama giren hava hasta ediyor beni, kırılganım, narinim.

“Karabiber kokusunu hiç sevmedim, isotu tanıdıktan sonra. “

Biliyorum, hiçbiriniz bilmiyorsunuz dilek kuyusunun hikayesini, David Baldacci kapak yazısında şöyle söylüyor; “ Romanın meydana gelmesinde bana sonsuz esin veren anneme”, bir aşk romanı olmalıydı oysa bu okuduğum, ama olmadı. Annemden öğrendim ben aşka olan inancı. Annemden öğrendim yaşamın gerçek yüzünü. Dilek kuyusuna her taş atığımda, yalnızlığıma bir son vermesini düşündüm, anne. Seninle olmak istedim, senin kollarına sığınmak ve hep senin eteğinden tutan küçük çocuk olarak kalmak. Mahzun kalmak.

Sevdiğim insanlara

Kızabilirdim,

Eğer sevmek bana

Mahzun durmayı

Öğretmeseydi.*

 *Orhan Veli (Varlık 1.11.1937)

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir