Önceden olsa çok farklı olurdu.

Korkardım.

Battaniyenin altına vücudumu gömer öylece beklerdim. Karanlığın içine çakan ve anımı aydınlatan her şimşek inlememe neden olurdu. Kasıklarımdan başlayan sancı yavaş yavaş tüm bedenime yayılır ve ardından ciğerlerimden sökülürcesine uzaklaşarak beynimin en kılcal nöronları arasında kaybolurdu. Başımı yastığın altında ezdiğim zaman sanki kulaklarıma dolan çınlamaları keser ve dişlerimin arasına sıkıştırdığım dilimin acısı ile varlığımı unuturdum. Bacaklarımı hissetmezdim, tıpkı bir yılan gibi kıvrılırdım kendi içime doğru, anne karnındaki halime bürünürdüm.

Belki de tüm korkuların üstüne örtündüğüm bir tül perdesi, bir umut ve bir beklentiydi bu halim. Ellerimi iki bacağımın arasına alarak saniyelerin bir an önce ilerlemesini ve korkularımın uzaklaşmasını beklerdim. Dünya üzerinde nefes alan son beden, kalbi sökülmemiş son asker veya hücreleri kansere yenik düşmemiş son beden benimkiydi sanki. Evet ben sadece bir korkaktım.

Oysa, yanımdaki yatakta abimin, diğer odada annem ve babamın uyuduğunu biliyordum. Ama yine de korkuyordum. Çakan her şimşek bildiğim her şeyi unutmama ve sadece gözümün önüne değil zihnimin en ayrıntılı odalarına zahiri görüntüler düşürüyordu.

Yıllar geçti. Büyüdüm. Önce yan yataktaki abim ayrıldı evden. Ardından ben. Belki de korkularımın üzerine perdeler çekerek ilerledim ve piştim. Sonra ne oldu? Korkularım kayboldu mu? Hayır.

Korkularına denk gelmeden yaşamaya çalışan bir cambazı taklit etmeye başladım. İp üzerinde yürürken elimdeki uzun sopanın insafına bıraktım düşlerimi. Uçurumun kenarında yürürken aşağıya bakmamayı öğrendim. Sonra da buna bir isim verdim. Yetişkin olmak.

Kalbim atıyor. Masamın kenarında bir ucu kıvrılmış bir kitap, onlarca kalem ve birbirinden habersiz yüzlerce not var. Tek başımayım işte. Hava karardı. Mesai arkadaşlarım dağıldı. Ayaklarım gitmese de arabamın kapısına kadar yavaş yavaş yürüyorum. Belki telefonum çalar. Anahtarı kontağa yerleştiriyorum. Araba çalışmadan radyo açılıveriyor ve işte tam sırası tam beklediğim şarkı. Sanki ben seçmişim gibi; “Asla vazgeçme, kalkıp da pencerenden bir bak, yağmur düşmüş mü, dön bak dünyaya…” Bir kaç dakika bekleyip kontağı çeviriyorum ve yavaşça hareket ediyorum.

Öncelikle şunu belirteyim ki hızlı gitmeyi hiç sevmem zaten. Hızlı hareket etmeyi de.

 

Yavaşça yaşayacaksın dünyayı

Kelimeler tek tek düşecek ağzından

Ve

Adımların sarsmayacak yeri.

Bir gün çekip gideceksin buralardan

Kimse bilmeyecek.

Yanında olmayacak dostların.

 

Yağmur hızlandı. Karaköy sahilinde durdum. Arabamın içinden denizi ve ardındaki Topkapı sarayını görüyordum. Oysa o hiç görmedi buraları, belki de.

Yağmur damlaları arabamın camlarını dövüyordu. Öyle içim yandı ki, düşen her damla kalbime saplanan bir ok gibiydi.

Hiç kıpırdamadan öylece durmak istedim. Koltuğumu hafiften geriye yatırdım. Yanımdaki camı azıcık aşağı indirdim ve yağmurun kokusunu içime çektim. Radyom hala açıktı. Öylece bekledim, saatleri geçirdim.

Yanımda olsaydın sen veya varlığını hissedebilseydim hala, farklı olurdu her şey. Kelimeler boğazıma düğümlenmez ve şimşeklerden korkardım. Fakat zaman akmış, saatler durmuş. Son nefes alınmış ve benim haberim olmamış. Geçmişin izlerini hala taşıyorum sırtımda. Bunu hissettiriyorum da. Fakat görüyor musun? Geçmişimi birer birer yitirirken ben burada elim kolum bağlı oturuyorum. İnsanların neden bir umutsuzluk oyununda bu kadar çok mana bulduklarını anlamak herhalde hiç zor değil.

 

Susmalıydım.

Kalbimi demir parmaklıklar ardına atmalı,

Beynime kezzap dökmeliydim.

 

Yağmur yağıyor, yoluma devam ediyorum. Anlamsızım. Keşke yanımda olsaydın şimdi. Küçük bir çocuğun mutluluğu ile anlatsaydım içimdekileri. Keşke okumayı öğrendiğimde sana da öğretseydim, söz verdiğim gibi. Keşke yağmurlu bir İstanbul gününde birlikte dolaşsaydık boş sokaklarda ve yüzlerce fotoğraf çekseydik. Bir küçük çiçek taksaydım saçlarına. Üşüdüğünde ellerini avuçlarımın içine alarak ısıtsaydım. Sonra koşmaya başlasaydık ve zincirlerimizi kırarak düşlerimizi yakalasaydık.

Evin kapısındayım. Elimde minik bir market poşeti. Anahtarı deliğe sokmak gelmiyor içimden. Anahtar deliği önümde kayboluyor. Anahtar büyüyor.

 

Islak mı düşlerin?

Ellerin yeterince büyük mü?

Kelimelere sahip misin anlatacak halimi?

Düşlerinde yer var mı bana?

 

Renk renk kalemlerle yazıyorum sana

Her bir renkte farklı mutlulukları yaşatabilmek için

Hangi renk daha yakışıyor sana biliyorum.

Mor, Mavi, Kırmızı…

Beğen birini işte.

 

Sonra…

 

Yılların geçtiğini fark edememişim daha,

Hiç büyümemişim.

Büyütülememişim.

Ben hep o çocuk halimleyim…

Korkuyorum hala; karanlıktan, insanlardan ve şimşeklerden…

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir