Onun hayatını araştırmaya başladığım zaman, “Dikkatli ol,” demişlerdi. “Kalbin su toplayabilir, onun hikâyesi bildiğin hikâyelerden değil.”

Şaşırmıştım. Bende çocukça bir heyecanla onun hikâyesinin peşine düşmediğimi söylemiş ve araştırmaya başlamıştım. Çünkü “Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini veriniz ve inancını sormayınız. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır” sözünü okumuştum ve bu söz ruh taşımaya layık görülen insanın sadece insan olmasından dolayı faziletini gösteriyordu. Sadece insan olmasından dolayı değerli olduğunu anlamamızı istiyordu. Zaman ilerledikçe onun anlayışında dilin, dinin, milletin, inancın, mezhebin veya meşrebin değil insan olmanın önemli olduğunu kavradım.

O, insanı önceleyen bir tutum sergilemiş ve farklı etnik yapılardaki toplulukları birbirleriyle kaynaştırmış ve yüzyıllar sonrasına ders olacak, “Hoşgörü” ikliminin tohumlarını atmıştı. Onun sofrasında kavgaya yer yoktu. O eşine, işine ve etrafındaki herkese hoşgörü ile yaklaşıyordu. O Horasan’ın Bistam Şehri’nin Harakan Köyü’nde doğan ve ömrünün sonlarında birlik ve beraberlik için Kars’a gelen bir civanmertti. Onun sofrasında herkese yer vardı. Kardeşçe bir arada yaşama, yani fütüvvet kültürünün temelleri onun bu düşüncesi ile şekillenmeye başladı ve ardından gelenlere örnek oldu. Çünkü bu gelenekte sadece mesleki becerilerin veya usta çırak ilişkilerinin aktarımı yoktu, yaşamın tüm alanlarını kapsayan ahlaki ve insani erdemlerin nesilden nesile aktarılması söz konusuydu. Böylelikle kültür, olması gerektiği gibi aktarılabiliyordu.

civanmert kapak-1Onun hayatını araştırırken her gün önümde yeni kapılar açılıyordu. O insanın emeğini değerlendirebileceği bir işi ve sanatı olması gerektiğini söylüyordu. Birkaç iş veya sanatla değil, yeteneklerine uygun tek bir iş ve sanatla uğraşmayı ve insani değerlerini o uğraş vasıtasıyla yansıtmayı öğütlüyordu. Onun söylemlerinde doğruluk her işin başında geliyordu. Toplum içindeki hiç kimse emeğinin ve hak ettiğinin fazlasını kazanmamalıydı ve kazanç sadece maddi olarak ölçülmemeliydi. Toplum içindeki her fert birey olarak önemli olduğu kadar bir bütününde parçası olduğu için topyekûn de bir anlam ifade ediyordu. Bu sebeple ki geçmişinden aldığı birikim ve öğütlerle geleceğe adım atarken dürüst olurdu. Bütün bunların yanında onun fütüvvet geleneğinde ve düşüncesinde insan sadece geçimini sağlamak için çalışmamalı, toplumun kalkınması, bireylerin huzuru ve birliği için gayret sarf etmeliydi.

Sonra, onun, “Hepimiz aynı hastalığa sahibiz; hastalık bir olunca ilacı da bir olur. Hepimiz “gaflet” hastalığına yakalanmışız. Gelin uyanalım” sözü ile karşılaştım. O, bin yıl önce insanlığın sorununu, gaflet olarak tarif etmiş ve bu hastalığın ilacını, toplumun idrak eksikliğini yenme ve erdemli yaşamaya davet etme olarak açıklamıştı. Geçen bin yılın ardından bu sorunun çözümüne ne kadar yakınız?

Hal böyle olunca ben onu okumaya ve onu araştırmaya devam ediyorum. O, civanmertlik olarak tanımlıyor yaşam stilini. Civanmertler, diye sesleniyor asırlar boyunca.

 “Cennete gitmek değildir hedef, Allah’a kul olabilmektir. Civanmertlik üç nehirden beslenen bir deryadır. İlki cömertliktir; bu yolda olanın eli de kalbi de geniş olmalı, vermekten korkmamalı, cömert olmalı. İkincisi şefkattir; baktığın her yönde dokunduğun her nesnede o yumuşaklığı görebilmen hissedebilmendir. Aklınla değil, kalbinle hareket etmen ve şefkatle yaklaşabilmendir. Eğer bir mazlum gözyaşı döküyorsa onun yanında olman her şeyden önemlidir. Üçüncüsü halka değil Hakk’a muhtaç olmaktır; sadece ve sadece Allah’a sığınıp, ondan yardım beklemektir. Çünkü ondan başka yardımcı yoktur.”

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir