Yol boyunca bunu geçirdim aklımdan ve attığım her adımda bedenimi lime lime parçalanmış gibi hissettim. Bacaklarım sanki benim değildi. Kollarım sanki başka bir adamın kollarıydı. Ellerim o kirli işlerin peşindeyken gözlerim aynı manzaranın karşısında yaşarmak üzereydi.

Peki ya kulaklarım!

Hep aynı kelime yankılanıyordu kulaklarımda. “Kimim ben söyle?”

Bekledim.

Salyalarını etrafa saçarak kinini, intikamını, acısını çıkarmasını bekledim. “Söyle ben kimim?” Ellerini masanın üstüne vurarak aramızdaki engeli kaldırmayı düşünüyordu.

Ben ise masanın diğer tarafımdaydım. Son yanımda bir kukla vardı. Dilsizdi. Sağırdı. Kördü. Ellerim önde bağlanmış, dilimin ucuna gelen kelimelerin önüne kalbim siper olmuştu. Dişlerimin arasına sıkışan harfler beynimin her zerresine noradrenalin zerk ederken nabzım hızlanıyor, sanki kanım iç organlarımdan derime doğru hızla çekiliyor ve damarlarım belirginleşiyordu. Alnımdaki damarın zonklaması ile saçlarım istemsizce hareket ediyordu.

Fakat ruhum, “Ya hep ya hiç” diyen aklımı dinlemiyor ve çenemi sımsıkı bağlıyordu. Ayaklarımı yere sabit kıldım. Derin bir nefes aldım.

Kendimi; kayalıkların en ucunda, rüzgârın hışırtısı ve sonsuzluğun hayaliyle gözlerini kapamış, kollarını iki yana açmış bir beden gibi düşünmeye başladım.

Birazdan bir kuş uçacak gökyüzüne

Ve tüm avcıların hedefi olup düşüverecek yeryüzüne.

Ah, bütün bedenimi saran acı.

Kalbimi orta yerinden ayırıp düşlerimi ve gerçeklerimi iki yana ayıran sen miydin?

Yoksa peşinden koşup koşup yorulan ve terli terli su içerek hastalanan ama bir türlü vazgeçmeyen ben mi?

 

Bilmiyorum.

 

“Vazgeçmek bu kadar kolay mı?” diye diyaloğun nereye gideceğini bilmeden apansız konuşuverdim.

“Tam her şeye kavuşmuşken, hayatla olan mücadelende ilk defa öne geçmişken…” dedi Ömer, elindeki bardağı masaya doğru sert bir şekilde bırakırken, “Bu kadar kolay mı?”

Masanın diğer tarafında oturan Eylül, lüle lüle saçlarına doladığı parmağını bir taraftan çözmeye çalışırken diğer taraftan konuya dahil olmaya çalıştı, “Kim vazgeçiyor?”

“O.”

“Siz öyle düşünüyorsunuz?” dedi Eylül tekrardan, masadaki tüm gözler ona dönmüştü. “Bence onun için oyun şimdi başlıyor.”

“Hadi Canım oradan,” dedi ağzındaki lokmayı yutmaya çalışırken, “Bas baya gidiyor işte, vazgeçiyor.”

“Nasıl bu kadar emin konuşuyorsunuz?”

“Ya hu, nasıl emin olmayalım, bugün burada onun vedası için toplandık. Oyun bitti artık.”

“Fakat,” diyerek söze tekrar karıştı Ömer, “Ben bir taraftan gıpta ile bakarken bir taraftan da sinir oluyorum bu tiplere. Tamam anlıyorum, hayallerin var, hayattan beklentilerin var ama diğer taraftan da hayatın gerçekleri var.”

“Bu gerçekler kime göre?”

“Ne kadar saçma bir soru bu böyle Eylül, Allah aşkına biraz düşün ve öyle konuş.”

“Elbette bu gerçekler kime ve neye göre. İlla bize sunulan şekilde mi yaşamak zorundayız? Başka bir şekli olamaz mı bu hayat denen şeyin. Dünyanın dört bir yanında insanlar aynı şekilde giyinmek, yemek ve barınmak zorunda mıdır?”

“Sürüden ayrılanı kurt kaparmış. Bu çağda yaşıyorsan gereğini yapacaksın.”

Kim ne konuşuyordu. Kim neyi savunuyordu. Bilmiyorum. Ben aynı kayalıkların üzerinde gökyüzüne bakıyordum. Kulaklarımda o bilinmedik melodi ve tenimde rüzgarın serinliği vardı.

Kanatlarımın olmadığını biliyorum

Ama uçmak düşüncesi öyle cezp edici ki

Bir uçurumun kenarında durmuş

Aşağıları izliyorum…

Bedenim her ne kadar korksa da

Ruhum uç diyor, sonsuzluk rüzgarı hissettiğin kadar senin…

1 Yorum


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir