Hikaye ve anlatının üzerimizdeki etkisinin ne denli boyutlara varabileceğini görmek için kendimizi bir dizi alerjik teste tutmamıza gerek yok. Turnusol kağıdının renginin kırmızı veya mavi olması bizi doğruya veya yanlışa götürmez. Sadece bir seçimden diğerine sürükler ve sonunda biri diğerinden üstün olur, o kadar. Ana rahmine düştüğümüz andan son nefesimizi verdiğimiz ana kadar hep bir seçime zorlanırız. Okulda hayatın seçimlerden ibaret olduğu ve doğru yolda kalabilmek için illa ki seçimlerimizi doğru bir şekilde yapmamız gerektiği öğretilir. Eğer diğerlerinden farklı veya yanlış seçimi tercih edersek başımıza hiç istemediğimiz şeyler gelebilir. Fakat hikayeler bunun tam tersi bir his yaşatır bünyemize; sıcak kumlardan serin sulara atlamak gibi, üç sıfırdan geri dönüp maçı kazanmak gibi, uykusuz bir gecenin sabahında gün doğumunu beklerken güneşin bulutlar ardında kalması gibi… Hikayeler hayatımızın bir seçimden çok daha fazlası olduğunu, doğru ve yanlış arasında illa ki bir seçim yapmamız gerekmediğini, deneyerek yanılarak ve zorlanarak hayatımızın her anını hissedebileceğimizi gösterir.

Sözün özü hikayeler aslında hayatımızın her alanını kapsamaktadır. Daha açık bir ifade ile hayatımız seçimlerden değil, hikayelerden ibarettir. Kimi zaman bir anlatıcı oluruz kendi hikayemizde ve soluksuz anlatırız, kimi zaman olayın içinde yan karakter oluruz ve masadaki espriler ana karakter üzerinde yoğunlaşırken hafifçe tebessüm ederiz, kimi zaman da baş role soyunur ve kimsenin tahmin edemeyeceği bir şekilde öne çıkar kendi hikayemizi yazarız. Öyle ya da böyle anlatıcı, yan karakter, kahraman, dinleyici, izleyici…

Peki, bu eksenden konuya yaklaştığımızda esas rolde kim olur?

Biz gerçekten bir hikaye anlatabilir miyiz? Ya da hikayeler mi bizi anlatır?

Bilim adamlarının yüzyıllar süren araştırmaları sonucunda vardıkları bir sonuç kadar net olmasa da; aslında biz hikaye anlatamayız, öyle yaptığımızı düşünürüz, ama, biz hikayeleri yaşarız. Hikayeler bizi anlatır. Yaşamımızdan küçük kesitleri, önemli olayları, sıradan vakaları veya karmaşık duygularımızı bir şekilde, istesek de istemesek de  hikayeleştiririz.

Hikayeler tıpkı bir sis bulutu gibi her yanımızı kaplamıştır. Yaşamımız parça parça veya bir bütün halinde ancak bir hikaye olabilir. Biz hikayenin bir parçasıyız. Kimimiz büyük kimimiz küçük bir parça olabilir. Kendi hikayemiz içerisinde farklı roller üstlenebiliriz.

Yeryüzündeki her canlı aslında hikayenin bir parçasıdır. Çünkü biz ancak hikayelerle krallığımızı ilan edebiliriz. Eğer cahil cesaretine sahipsek kralları belirlediğimizi düşünürüz, fakat hiç beklemediğimiz bir anda bir isyan ile karşılaşabiliriz. Öznel olduğunu düşündüğümüz bir hikayenin felsefik bir tartışmaya nesnel bir bakış açısı kazandırmak için anlatılmak istenmesi veya nesnel bir yargı gibi görünen bir hikayenin aslında bireysel bir hıçkırık olduğunu ve on saniye nefesini tutarsan geçebileceğini fark edebiliriz.

Ben her hikayenin içinde gizli bir söylev olabileceğini düşünüyorum. Kimi zaman elinde megafon ile açık seçik, kimi zaman en üstü kapalı cümlelerle gizli saklı olsa da mutlaka bir söylev var. Hikaye bize bir şey söylemek istiyor.

“Aşık olmakla ilgili kendimize hikayeler anlatmamızda aşık olmaya dahildir.” (Roland Bathes)

Biz fark etsek veya etmesek, sonuç değişmiyor. Hikaye bir olayın başlangıcı ya da bitişi için bir neden olabiliyor.

Kendi alanındaki insanlar için zor gelebilir belki ama bilim baştan aşağı hikayedir, tarih ancak bir hikayecinin elinden çıktığında tarih olur, astronomi topluma hikaye anlatır, jeoloji yeryüzünü hikayeye uygun hale getirir, psikoloji hikaye dinler… Kısaca hikaye yaşamdır.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir