“Sizce sanat nedir?”

Konunun girişinde bu soruyu sormak gerekiyor.

Yani bu soruyu ilk defa ben sormuyorum ve cevabı bireyden bireye değişiklik gösteriyor. Batının aklını meşgul eden bir soru bu, “Benzetme, taklit etme…” benim pek haz etmediğim bir cevap. Fakat sanattan anladığımız aslında bu.

Sanat; hayatı, insanı ve doğayı anlatma biçimidir. Taklit ederek.

“İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları.”

Ploton, Devlet isimli kitabında böyle söylüyor.

Sanatı ayna tutmak olarak görüyor.

Ben burada çok uzun durmayacağım.

Kafamda birkaç kavram var. Sanatçı, ben daha dar manada yazar demek istiyorum. Eser yani kitap. Okur. Bütün bunları içine alan Toplum.

Bir daire sistemi ile bu durumu anlatmak istiyorum.

Toplum → Okur → Yazar → Eser

Burada Eser kime ait?

Okur esere ne kadar dâhil olabilir?

Eser meydana gelirken kimlerin katkısı vardır.

Bu soruların her biri için ayrı ayrı parantezlerin açılması gerekiyor. Bir eser, kitap, ne derseniz deyin, öncelikle yazarın emeğidir. Bu tartışılmaz elbette. Fakat o yazma işlemini bitirip onu okunması için okurun önüne bıraktığında yazarın kimliğinin önemi kalır mı?

Örnekleri kendimden verdiğim zaman daha rahat hareket edebiliyorum.

Benim 2011 yılında kaliteli bir jüri tarafından ödüle layık görülen, “Kahramanım Olur musun?” isimli eserimi düşünüyorum. Ben bu kitabı 2007 ile 2010 yılları arasında yazdım. Önceleri bir internet edebiyat dergisi için kısa hikâyeler şeklinde yazıyordum ve genç bir adamın hayal kırıklılıkları üzerinde duruyordum. Yani içimde bu bir roman olsun diye bir şey yoktu. Fakat o karakteri o kadar benimsemiştim ki, devamlı onu düşünüyordum. Onun başından geçenleri, yaşantısının nasıl olduğu ve o olsa idi nasıl davranırdı falan filan…

Sonra yavaş yavaş bir şeyler belirmeye başladı. 2008 yılında çok iyi bir karar vererek uzunca bir yolculuğa çıktım. Karayolu ile kimi zaman otostop çekerek, kimi zaman trenle yarı aç yarı tok 80 gün boyunca İran, Pakistan, Hindistan ve Nepal’i dolaştım. Yanımda bir defter ve kalem vardı. Günlük tutuyordum. Daha sonra o günlükler benim ilk kitabım olarak, “Sınır Tanımaz Gezginin Günlüğü” adı ile kitaplaştı.

Her neyse, işte o seyahatim boyunca ben içimde o karakteri ve hikâyeyi de taşıdım. Yol ilerledi, hikâye farklı bir yapıya büründü. Gün oldu hikâye benim seyahatimin önüne geçti. Tabi ben pek bir şey algılayamadım o seyahat boyunca. Sonrasında İstanbul’a döndüm ve rutin hayatıma geri dönmeye çalıştım. O hikâye yarım yamalaktı hala…

Hikâyenin yarım yamalaklığı benim içinde geçerli tabii…

Sonra bir şekilde ben hikâyeyi bitirdiğimi düşündüm ve yarışma olduğunu duyduğum için kimseden habersiz gönderiverdim. Adını ne koydum biliyor musunuz? “Hayal ve Gerçek”

Kimse anlayamamıştı belki ama benim için çok manidardı.

Çünkü ben bu ismi seçerek Descartesçı dünyanın mantığından kaçmak istediğimi belirtmeye çalışmıştım.

Çünkü benim eserimde birbiri ile çelişen düşünceler vardı ve ben bu düşünceleri hiç huzursuzluk duymadan aynı anda inanarak, herkesin de benim saflığımla inanacağını düşünerek yazmıştım. Öyle ki, şöyle bir cümle kurmuştum,

“İnanması zor olana yürekten inanıyorum. Peki, kim inanır anlatacaklarıma?”

Romanlar öncelikle yazarın, sonra ise okurun ikinci hayatıdır bana göre…

Orhan Pamuk’un çok güzel bir tanımlaması var. Rüyalar gibi, romanlar da hayatlarımızın renklerini ve karmaşasınızı gösterir ve tanıdığımızı hissettiğimiz kişilerle, yüzlerle, eşyalarla tıkış tıkış doludur.

Roman okumak tıpkı rüya görmek gibidir. Öyle ki bazen okumanın verdiği haz ile hayalin gerçek dünyadan daha gerçek olduğunu hissederiz. Hani sulu göz derler ya duygusal bir film izlediği zaman ağlayanlara, neden ağlarız, o bir film sadece, hiçbiri gerçek değil. Ama içimizde bir yerlerde farklı bir his var ve gözlerimizden dökülen yaşlar bizim o filmi algılama biçimimizle ilgili.

Bana çok sık oluyor, eminim sizde de oluyordur, roman okurken kendimi kaybediyorum ve kitabın dünyasını gerçekmiş gibi hissetmeye başlıyorum.

Gerçekler ve hayaller birbirine karışıyor, ayırt edemiyorum, aslında yırt etmeye de çalışmıyorum.

Yazarken de böyle, yazdıklarımın bir hayalden ibaret olduğunu unuttuğum çok oldu. Ya da yaşadığım bir gerçeği hayalmiş gibi düşündüğüm. Kahramanım Olur musun içinde bu karmaşayı çok ayrıntılı bir şekilde yaşadım.

Herkes romanları gerçek gibi okumaktan hoşlanır. Tamamen fantastik öğeler içerse dahi.

Biliyor musunuz, bu yeni bir şey değil. Romanların doğuşundan itibaren bu böyle.

Bizim yazın tarihimiz içinde romanın geçmişi çok eski sayılmaz. Daha doğrusu romanı biz batıdan almışız ve romanı bünyesine alan tüm toplumlar gibi kendi öğelerimizle onu geliştirmişiz.

Bizim kültürümüzde söz sanatının önemli bir yeri var. Bu sebeple şiir çok ileri bir düzeyde, hani hep korkulu rüyalarımız olmuştur ya Divan Edebiyatı, bizim kültürümüz içinde önemli bir yere sahiptir. Konumuz elbette ki bu değil ama şunu belirtmek istiyorum. Eskiden bizde şiir okunur ve dilden dile, kulaktan kulağa dolaşırmış. Bir hikâye dahi olsa şiir gibi aktarılımış. Bu sebeple belki de farklı bir türe ihtiyaç duymamışız.

Her neyse, Yusuf Kamil Paşa tarafından dilimize çevrilen Fenelon’un Telemak’ı ile birlikte roman kültürümüze dâhil oldu. 1862

Batıda doğan roman günümüzde dünyada en çok okunan edebi tür ve romancıların hepsine aynı soru sorulur.

Efendim, siz bu roman içinde yaşananları gerçekten yaşadınız mı? Bunlar gerçek mi?

Genç bir romancı olarak karşınızda duruyor olmam bir yana bana dahi defalarca soruldu bu soru.

“Kahramanım Olur musun, isimli kitabınızdaki olaylar gerçek mi?”

Sence, olabilir mi? Geçmiş zamana mektuplar gönderebilir miyim?

Şaka bir yana hiçbir zaman net bir cevap vermedim. Hiçbir yazarda vermemiştir sanıyorum. Çünkü romanımızın ham bir hayal ürünü olduğunu hissettirmek ama aynı zamanda da gerçek yaşananlardan beslendiğini göstermek hoşuma gidiyor.

Biliyor musunuz, Daniel Defoe, Robinson Crusoe isimli kitabını ilk yayınladığı zaman, hikâyenin bir hayal ürünü olduğu gerçeğini saklayarak gerçek bir hikâye olduğunu söylemiş ve yıllarca bu şekilde bir pazarlama taktiği geliştirmiştir. Daha sonra elbette ki hayal ürünü olduğu gerçeğini utanarak kabul etmiştir.

Okur ve yazar arasında bir senet gibidir roman, kim yaşadı, kim hayal etti veya kmi anlattığı okunan her cümle sonrasında değişir. Bilmiyorum sizin başınıza da geldi mi, ben aynı romanı farklı zamanlarda okuduğumda farklı manalar çıkarabiliyor ve farklı bir gerçekliğin içine düşebiliyorum.

Sanıyorum, okurken bunun neresi gerçek neresi hayal diye düşünmek işin en keyifli tarafı.

Bir örnek daha vereceğim, Daniel Defoe’den neredeyse ikiyüz elli yıl sonra Nabokov, neredeyse birebir derecede kendi hayatı ile ilgili olan bir otobiyografik roman yazdığı zaman, bunun tamamen bir hayal ürünü olduğunu ve gerçek hiçbir öğe içermediğini söylemiş.

Ne kadar garip, hani bazen filmlerin başında da görürsünüz, “Bu hikâyede anlatılan her şey hayal ürünüdür?”

Böyle yazmasının altında nasıl bir gerçek yatabilir. Aslında biz bunun tam tersini söylemek istiyoruz ama söyleyemiyoruz.

Benim yazı deneyimim her geçen gün gelişerek devam ediyor. Ben her gün okuyorum ve her gün yeni şeyler öğreniyorum. Yeni bir şey öğrendikçe de aslında daha işin çok başında olduğumu düşünüyorum.

Örneğin, Kahramanım Olur musun isimli kitabımı yazarken olayı farklı bir şekilde kurgulamış ve darma dağınık bir çalışma sistemi geliştirmiştim. Aklıma gelen her bir cümleyi hikâyenin bir parçası haline getirmiştim. Şimdi bakıyorum da ne kadar zorlu bir yükün altına girmişim. Cahil cesareti, bilseydim daha derli toplu çalışırdım.

Romanların, hayal ve gerçek arasındaki gidip gelmeleri her daim devam edecek. Elbette ki hayatlarımızında aynı şekilde, kimi zaman günlük gülistanlık bir gün geçireceğiz, zaman çok hızlı akacak. Kimi zamanda ruhumuz daralacak, zaman geçmek bilmeyecek. Bütün bunları kendi hikâyemizin bir parçası olarak hissedeceğiz ve sonunda kendi hikâyemizin kahramanı olacağız.

Romanları bu açıdan düşündüğümüzde çok farklı ve ilgi çekici bir yapı ile karşı karşıya olduğumuzu hissederiz.

Romanda anlatılanlar tamamen bir kurgu da olsa, gerçeğin ta kendisi de olsa aslında hep okuru anlatıyordur. Burada yazarı da bir okur olarak düşünmenizi istiyorum.

Tıpkı hayatlarımız gibi, her romanın bir kahramanı var.

Bunlar benim okuma notlarımdan çıkan fikirlerden ibaret.

Ben romanların konusunun her ne olursa olsun anlatmak istediği ya da daha açık bir ifade ile varmak istediği tek bir yer olduğunu düşünüyorum. Buna umut diyorum ben, bazılarına göre merkez, odak, sembol, ana fikir veya hedefte olabilir.

Ben umut diyorum çünkü romanların sonunda kahramanların mutlu bir sona kavuşması için var olan bir çaba olduğunu hissediyorum. Hayatlarınızı düşünün, neden yaşıyoruz, neden çırpınıyoruz, sonunda ne olacak?

Umut!

Romanı değerli kılan şeyde bu umut aslında, günlük yaşamımızın her anında aradığımız şey bu ve biz onu romanlarda bulduğumuzda mutlu oluyoruz. Roman karakterlerinin yerine kendimizi koyup onun vermiş olduğu mücadeleye şahitlik etmek istememizin asıl gayesi de bu zaten, romanın sonunda umut var, ona ulaşan kahraman olmayı düşlüyoruz.

Romanın bir yazar tarafından yazıldığını falan unutmak isteriz. O sayfaların arasındaki şey aslında gerçekliktir de biz hayalmişiz gibi gelebilir. Binbir Gece masallarında bir gizem var. Okuyanlar bilirler. Hikâye içinde hikâye, sonunda kendinizi akıl almaz bir maceranın içinde buluverirsiniz. Bin bir gece masallarını okuyan herkes Şehrazat’ın gerçekliğini düşünür, çünkü o kocasına hikâyeler anlatıyordur ve onun anlattığı hikâyelerdeki kahramanlarda başkalarına masallar anlatıyordur. Siz Şehrazat’ı okursunuz.

Ben acaba benim bu kitabı okuduğumu kim okuyordur diye içimden çok geçirdiğim zamanlar oldu.

Hayatlarımızı düşünelim, Doğum, beslenme, uyku, duygu ya da aşk ve son olarak ölüm. Aslına bakarsanız hayatımızın kısa özeti bu şekilde.

Şimdi roman kahramanlarını düşünelim. Bu beş gerçeğin hangisini daha detaylı olarak önümüze seriyorlar.

Doğum ve ölüm,

Hangimiz ne zaman doğacağına ve ya ne zaman öleceğine karar verebiliyor.

Hiçbirimiz. Doğal yollarla tabi ki…

Roman kahramanları için de düşünürsek onların hikayeye girişleri aslında onlar için bir doğumdur. Çünkü yazar yeni bir kahramanı bizlere tanıtmış ve onun hakkında bildiği şeyleri sıra ile bizlere aktarmaya başlamıştır. Yazar aslında o kahraman hakkında çok daha fazlasını bilir, hisseder ama sadece bir kısmını okurun gözüne sokar. Çünkü okurda o kahramanı sahiplenecek ve ona yenilikler katacaktır. Sonra an gelir veda edilir. Hepimiz çok iyi biliriz ki bir roman bitecek ve kahramanların hayatları efsaneye dönüşecek.

Rowling, Harry Potter serisini 1990 yılında yazmaya başladığında kafasındaki Harry Potter karakteri ile ilgili elbette bir miktar bilgi vardı ama aradan geçen 17 yılın sonunda nasıl bir şekle büründü hepimiz gördük. Ben 2007 yılı öncesinde son kitap çıkmadan internet gruplarından falan merakla takip ettim. Tüm okurlar kendi sonlarını kaleme alıyorlardı.

Hatta Rowling dahi bunları takip ettiğini ve merakla sonu kurguladığını söylemişti.

Fakat son hiç kimseyi tatmin etmedi. Çünkü 17 yıl içinde Harry bir kahraman olmuş ve herkes onu sahiplenmişti.

Şimdi Harry Potter ne zaman doğdu ve ne zaman öldü?

Bunu bir önemi var mı?

Yoksa bzim için sadece Harry Potter’ın 10 ile 17 yaş arasındaki döneminin  mi önemi var?

Kahramanların farkı bu sanırım, zoomlama, hayatının bir kesitine konsantre olma.

Kendi hayatımızı düşünelim. Öyle kahramanlıklar yaptığımız olmuştur. Mesela ben okulun basketblo takımında oynuyordum. Bir defasında takımımın galibiyet kazanmasını sağlamış ve müthiş bir maç çıkarmıştım. Kahraman ilan edilmiştim. Aradan geçen yıllar içinde o maçı hiçbir zaman unutmadım. Fakat o yıllara dair birçok şeyi unutmuş olabilirim.

Demek ki gerçekte de bu şekilde, neyi istersek onu hatırlıyoruz.

Sonra beslenme konusunu düşünmek istiyorum. Roman kahramanları acıkır mı? Yoksa yazar bu beslenme işini konuyu bağlamak veya sıkıştığı bir yerde yeni bir alan açmak için mi kullanır.

Aynı şekilde uykuyu da bu hali ile ele alabiliriz. Uyku çoğunlukla bölüm sonu veya bölüm başlangıcıdır. Bu da ya uyumaya başlama ya da uyanma şeklindedir.

İşin aslına geliyoruz. Roman kahramanları ile aramızdaki en büyük benzerliğe, duygular.

Evet, kahramanları duygu yoğunluğu bakımından kendimize benzetiriz. Onların yaşadıklarını düşünür yerine kendimizi koyarız.

İşte belki de yine önemli bir soru çıkıyor karşımıza, “Ben olsaydım?”

Romanın kahramanı olarak kendimizi düşünür ve ben olsaydım ne yapardım deriz. Romanları okumamızdaki nedenin başında da bu geliyor. Çünkü ben olsaydım diyerek kendimizi, hayatımızı ve düşüncelerimizi açığa vuruyoruz.

 

 

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir