Kulaktan kulağa, nesilden nesile bugünlere ulaşan ve günün birinde benim muradım olan bir hikâye bu. Öyle ki ne anlatanı bilinir, ne dinleyeni tam olarak sırrını çözebilir. Bir canavardan bahseder, bir akıl tutulması ile biter…

Bir zamanlar, çağın ve zamanın ötesinde, kimine göre uzak kimine göre yakın ama kem gözlerin ulaşmadığı, güneşin ısıttığı ama kavurmadığı, toprağın bereketi ile üstünün renk renk çiçeklerle döşendiği, uçsuz bucaksız denizlerin arasında ve kuş seslerinin rüzgara karışarak yemyeşil ağaçları dolaştığı adı sanı bilinmeyen bir yer varmış. Bu yer öyle güzelmiş ki kelimeler orayı anlatmaya yetersiz kalırmış. Bir adı var mıymış yok muymuş bilinmez,  ben duymadım.

Sanırım herkes kalbinden geçen en güzel kelimeyi seçiyormuş. Tabii birde o yerde yaşayan hiçbir canlının oraya bir ad takma düşüncesi de yokmuş. Toprak derlermiş, hava derlermiş, gök derlermiş, su derlermiş, ağaç derlermiş… velhasıl kelam uçsuz bucaksız bir orman derlermiş…

Hımm bu arada, o yerde yaşayan canlılar demişken, kim varmış kim yokmuş anlatayım.

Kendi haline yaşayan bir karınca varmış. Varı yoğu çalışmak ve şu üç günlük ömrü geçirebilmekmiş. Ne kimseye dert olur ne de kimsenin derdine ortak olurmuş. Günlerden bir gün boyundan büyük bir yükü sırtlanmışken kendisine doğru uçuşan muhabbet kuşlarını görmüş.

“Hayrola,” demiş karınca, “Bu haliniz ne? Nedir bu telaş?”

“Sorma Karınca Sorma,” demiş Muhabbet Kuşu yüreği pır pır ederken, “Kaç canını kurtar, bu topraklara ait olmayan ama geldiği vakit tüm bu toprakların sahibi olacak akla sahip olan geliyor.”

“Hayırdır inşallah,” demiş karınca, muhabbet kuşunun hali pek perişanmış. Üzülmüş. “Kimmiş bu gelen, Aslan mı?” diye sormuş. Doğru ya, aslandan başka kim olabilir?

“Ah karınca ah, keşke aslan olsa. Fakat bu gelen çok daha tehlikeli!” diye cevap vermiş muhabbet kuşu.

Karınca hiç huyu olmamasına karşın iyice meraklanmış. “Anlat bakalım o zaman!” demiş,  “Sana ne oldu? Neden kaçıyorsun?”

Muhabbet Kuşu, derin bir nefes almış ve başına gelenleri en başından anlatmaya başlamış; “Bu çok tehlikeli canavar beni ve arkadaşlarımı yakalıyor. Bizi bir kafesin içine koyuyor. Bizim orada yaşayabileceğimizi düşünüyor. Bize ekmek su veriyor ama özgürlüğümüzü elimizden alıyor.”

Karınca safça sormuş, “Peki seni kafese kapattıktan sonra ne yapıyor?”

“Hiçbir şey yapmıyor. Benim neşe ile ötüşüm onun hoşuna gidiyor. Fakat ben bir kafesin içinde yaşarken nasıl neşe içinde ötebilirim?”

“Haklısın,” demiş karınca, “Peki, sen onun elinden nasıl kaçtın?”

“Bir fırsatını buldum ve kafesimin kapısının açık olduğu bir anda kaçtım. Sonra kanatlarımı çırparak uçabildiğim kadar uçtum. Arkama hiç bakmadım. Buraya geldim. Burası çok güzel bir yermiş.”

“Evet, güzeldir!” demiş Karınca, “O zaman burada artık özgür bir şekilde dilediğin gibi yaşayabilirsin?”

“Hayır,” diye karşılık vermiş muhabbet kuşu, “Ben o canavarı gördüm, sanırım peşimden buraya kadar gelmiş. Ben daha uzaklara kaçacağım.”

Muhabbet kuşu sonra ardına dahi bakmadan uçmaya başlamış. Karınca bu işe çok şaşırsa da muhabbet kuşunun abarttığını düşünmüş ve yükü sırtlanıp evine doğru yol almaya devam etmiş. “Ah!” diyormuş kendi kendine, “Aslana giderdik, halimizi anlatırdık, o bu durumu çözerdi… Aslan o, adaletle hükmeder!”

Karınca yoluna devam etmiş. Fakat bir süre sonra bu sefer çığlıklar duymaya başlamış. Kafasını kaldırmış ve bakmış. Kendisine doğru ağlayarak koşan bir kaz görmüş. “Hayrola!” demiş karınca, “Hayrola Kaz kardeş, neden ağlıyorsun?”

“Allah korusun bizi, Allah korusun bizi…” diye tekrar edip duruyormuş kaz, “Ben öyle bir canavardan kaçıyorum ki korkusundan hala titriyorum.”

“Sakin ol iyi yürekli kaz,” demiş karınca, “Sakin ol kardeşim, korkma. Burada sana kimsecikler zarar vermez.”

“Yok yok,” diye hıçkırmış kaz, “Gelmiş gördüm, o canavar burada…”

Karınca iyice şaşkına dönmüş, “Burası güvenli bir ormandır,” demiş, “Burada bir canavar yoktur.”

“Sen bilmezsin,” demiş Kaz, “O öyle akıllıdır ki gökte uçan kuşu düşürür, bir fili devirir, balıkları suyun içinde yakalar.”

Karınca şaşmış kalmış bu işe. “Dur korkma!” demiş tekrardan, “Gel birlikte Aslana gidelim, halimizi anlatalım. O adaletiyle hükmeder bize yardım eder!” demiş. Ardından karınca ile kaz birlikte aslana gitmek üzere yollara düşmüşler.

Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sonunda aslana ulaştık diye düşünürken uzaklardan “Aİ Aİ Aİ!” diye bağıran bir eşeğin sesini duymuşlar. Kaz telaş içinde eşeğin yanına yaklaşmış. “Neden böyle bağırıyorsun kardeşim!” diye seslenmiş.

“Kaçtım!” diye bağırmış eşek, “Beni kendisine köle yapan canavardan kaçtım.”

Karınca eşeğin konuşması daha bitmeden lafa girmiş. “Yahu kocamansın, sen neden korkuyorsun?”

Eşek kafasını eğmiş ve karıncaya bakmış, “Sen onu tanımıyorsun, ondan korkuyorum. Çünkü o beni kendine köle yapar, sırtıma yük vurur!” demiş ve ardından da, “Genç olduğum zaman o yükü taşımakta zorlanmam fakat yaşlandığımda taşıyamam.”

Karınca ve kaz, eşeğin haline üzülmüş, “Biz aslana gidiyoruz,” demişler, “Gel bize katıl, birlikte gidelim.”

Eşek hiç düşünmeden kabul etmiş ve karınca, kaz, eşek birlikte aslana şikayet etmek için yollarına devam etmişler. Fakat sözü daha fazla uzatmayalım yolda önce bir at, ardından bir deve, köpek, inek, keçi ve tavuk görmüşler. Hepsi de aynı canavardan mustariplermiş. Hep birlikte aslanın yanına varmışlar.

Aslan karşısında neredeyse tüm orman ahalisini görünce şaşırmış. “Hayrola!” diyerek kükremiş. “Ne oldu!”

Söze önce karınca başlamış, kaz devam etmiş, eşek konuşmuş, diğer hayvanlar söz almış. Aslan hepsini dinlemiş. Sonra da adaletine güvenilen bir hüküm vermiş.

“Söyleyin hepinizin korktuğu bu canavar nerededir? Ben ondan korkmuyorum. Beni boyunduruğu altına alamaz. Onun aklı benim gücümü yenemez!” diye hüküm vermiş.

Tüm hayvanlar mutlu olmuşlar. Sonra da aslana yolu tarif etmişler. Aslan o canavarı bulmak üzere tek başına yollara düşmüş. Rüzgârı da ardına alarak koşmuş.

Peki, sonra ne olmuş?

Hikaye bu ya, aslan ormanın içinde bir insan ile karşılaşmış. İnsan aslana selam vermiş. “Ey ormanların kralı, hayrola, nedir bu telaşın?” diye sormuş.

Aslan, nefes nefeseymiş, “Bir canavar var!” diye anlatmaya başlamış ve diğer hayvanların şikayetlerini kısaca anlatmış. Ardından da, “Şimdi onu bulmak istiyorum!” diye kükremiş, “Onu bulacağım ve yaptıklarının hesabını soracağım.”

“Aman Allah,” demiş insan, “Allah seni o canavarın hainliğinden korusun. Sen ki ormanların kralısın, güçlüsün. O canavarın gücü sana yeter mi ki!”

“Yetmez elbet,” demiş aslan, “Akıllı imiş!”

“Olsun,” diye cevap ermiş insan, “Sen güçlüsün.”

Aslan kükremiş. “Suyun var mı?”

“Var, “demiş insan, “Şurada bir su kuyusu vardı. Ben kendime yetecek kadar aldım. İstersen seni oraya götüreyim?”

“Olur,” demiş aslan ve insanın peşine takılarak su kuyusuna doğru yürümeye başlamış.

“İşte burada!” demiş insan, “Su bu kuyunun içinde, bu su kaldıracını da ben yaptım. Sen buradan tutun ve aşağı in suyunu iç. Ardından ben şuradaki kolu çevirerek ipi saracağım ve seni yukarı çekeceğim.”

Aslan kuyunun yanındaki su kaldıracını görünce hayranlık duymuş. “Çok akıllısın!” demiş, “Aferin sana!”

İnsan gülümsemiş. Elini kafasına götürerek, “Su içmek için tüm hünerimi kullandım!” demiş.

Ardından aslan insanın gösterdiği şekilde tutunmuş ve tutuna tutuna aşağı doğru inmeye başlamış. 5 metre inmiş, 10 metre inmiş, 15 metre inmiş… Kafasını kaldırıp yukarı baktığında hiçbir şey göremez olmuş. Suya da ulaşamamış. “Daha ne kadar ineceğim?” diye bağırmış aslan, “Su ne kadar aşağıda?”

“Ormanların kralı sen misin?” diye cevap vermiş yukarıdan insan, “Ah garip kedicik, o bahsettiğin canavarı hafife almışsın…”

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir