Çok zaman önce veya sonra, uzun lafın ardında kısa sözün önünde bilindik bir ismi olan sıradan şehirlerden birinde iki kardeş yaşarmış. Günlerden bir gün olmuş, iki kardeş birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar vermişler. Sırt çantalarını hazırlamışlar. Sevdikleri ile vedalaşmışlar. Bir sabah güneş doğarken hiç kimse ile vedalaşmadan yollara düşmüşler.

Neden bu yola düştüklerini, ben sen değil aslında onlar dahi bilmiyorlarmış. Belki sadece yolculuk yapma isteği, belki yeni yerler görme tutkusu, belki de bir macera yaşama hevesi olarak düşün, işte öyle bir nedenden ötürü düşmüşler yollara. Az gitmişler uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Gökdelenlerle dolu metropoller, yolu elektriği olmayan köyler aşmışlar. Dağlardan sel gibi ovalardan el gibi geçmişler. Nereye gittiklerini, ne aradıklarını bilmiyorlarmış. Günler günleri kovalamış. Haftalar ayları… Yolculuk uzadıkça uzamış.

Bir gün, zengin bir hükümdarın şehrini aştıktan sonra bir yol ayrımına gelmişler. Yolların ayrıldığı yerde bir ağaç ve ağacın altında oturan takım elbiseli, yakışıklı bir adam varmış.

İki kardeş adamın yanına yaklaşmışlar. Adam yere bakıyormuş. Elinde bir kitap olduğunu görmüşler. İki kardeş şaşırmış.

“Hayat bir ağacın gölgesinde birkaç saat dinlenmekten ibarettir veya bu sırada görülen bir rüyadan ya da okunan birkaç satırdan başka bir şey değildir.”

İki kardeş adamın ne söylediğini tam olarak anlayamamış. Meraklanmışlar.

“Sizin gibi nice yolcular gördüm ben. Hepsi de aynı soruyu sordu bana. Hepsine aynı cevabı verdim. Biliyorum, birazdan sizde bana aynı soruyu soracaksınız. Sonra da bildiğinizi yapacaksınız.”

“Hangi soruyu soracağımızı nereden biliyorsun?” demiş kardeşlerden biri.

“Çünkü insan sorgular!”

“Belki biz…”

“Bu yollar nereye çıkıyor, diye sormayacak mısınız?”

İki kardeş birbirine bakmış. İkisi de aynı soruyu akıllarından geçiriyormuş. Fakat bu oldukça normal gelmiş. Çünkü adam bir yol ayrımının ortasında bir ağacın altında oturuyormuş.

“Asıl önemli olan, benim size vereceğim cevabın bir öneminin olmaması. Çünkü siz hangi yoldan gideceğinizi çoktan seçtiniz. Fakat şundan emin olmalısınız ki bir seçim yaptıktan sonra asla geri dönemeyeceksiniz.”

Takım elbiseli yakışıklı adam oturduğu yerden kalkmış. Elini uzatarak sağ taraftaki yolu göstermiş.

“Eğer bu yoldan giderseniz, sizi sarp kayalıklar, yokuşlar ve dikkatli olmanızı gerektirecek şartlar karşılayacak. Öyle günlük güneşlik bir yolculuk olmayacak. Fakat uzun yolun sonunda sizi çok güzel bir sürpriz karşılayacak ve mutlu olacaksınız. İyi ki bu yoldan gelmişim diyeceksiniz.”

Sonra kardeşlerin omzundan tutarak diğer yolun girişine getirmiş adam. Elini uzatmış.

“Bu yola dikkatli bakın. Bu yolda hiç yokuş yoktur. Yol boyunca aklınıza gelen her şeye sahip olabilirsiniz. Güçlük çekmeden hoplaya zıplaya yürüyebilirsiniz. Ne dilerseniz sahip olacaksınız. Fakat bu yolun sonunda dayanılması güç bir zorluk var. O zorluğa katlanamayacağınızı biliyorsunuz.”

Adam derin bir nefes almış ve doğruca eski yerine yürümüş ve ağacın altına tekrar oturmuş.

“Şimdi karar sizin, istediğiniz yoldan gidebilirsiniz.”

Kardeşlerden biri hiç düşünmemiş. Güle oynaya gideceği ve aklına gelebilecek her şeye sahip olabileceği yola doğru koşmaya başlamış. Diğeri, kardeşinin arkasından sadece bakmış ve oturan adamın ilk anlattığı yola doğru yavaşça yürümeye başlamış.

Ağacın altında oturan adam söylediklerinde ne kadar da haklıymış. Zorluklarla dolu olan yoldan giden kardeş önce uçsuz bucaksız bir çöle düşmüş. Günlerce aç susuz yürümüş. Daha sonra yürümekte zorlandığı bir ormana girmiş. Yerlerde dikenler, ısırganlar varmış. Ağaçların dallarından güneş görünmüyormuş. Adamın içine bir korku düşmüş. Bacaklarındaki derman iyice kesilmiş.

Tam bu sırada bir ses duymuş. Belki de hayatında ilk defa duyduğu bir ses. Hangi yönden geldiğini fark edememiş. Kafasını bir sağa bir sola çevirmiş. İşte o anda devasa bir aslan ile göz göze gelmiş. Düşünmeden koşmaya başlamış. “Şimdi işin bitti, aslana yem oldun” diye geçirmiş içinden. O anda ayaklarının altındaki toprağın kaydığını fark etmiş.

Ne olduğunu fark edememiş büyükçe bir uçurumdan aşağı düşüyormuş. Olacak bu ya, tam aşağı düşecekken bir ağacın köklerinden tutunmuş.

Aşağı bakmış. Kocaman bir yılan varmış. Tıslaya tıslaya onu bekliyormuş. Kafasını yukarı kaldırmış. Devasa aslanın ağzından sular akıyormuş.

Adam ağacın köküne iyice sarılmış ama güçsüz kolları yavaş yavaş çözülmeye başlamış. Derken ağacın yanında bir kol uzaklıkta taptaze meyveler görmüş. Ellerinden birini bırakmayı ve meyvelere uzanmayı düşünmüş. Fakat yapmamış. Bir tarafta aslan, diğer tarafta yılan varken ellerini çözmemeyi tercih etmiş. Meyvelere bakarken adamın dikkatini bir şey daha çekmiş. Ağacın köklerini biri siyah diğeri beyaz iki fare kemirip duruyorlarmış. Birazdan başına nelerin geleceğini hayal etmiş. Korkudan titremeye başlamış.

Sonra aklına ağacın altında oturan adam gelmiş. Yolun sonunda bir sürpriz var demişti.

“Acaba kardeşim nerde?”

Kardeşlerden diğeri koşarak girdiği yolda önce güzel bir bahçe görmüş. İçinde bin bir çeşit meyve varmış. Her birinden tatmış. Sonra bir at bulmuş. Binmiş ve yoluna at ile devam etmiş. O kadar güzel bir yolculuk yapmış ki istediği her şey önüne çıkıyormuş sanki. Sonra nasıl olmuş anlayamamış bir uçurumdan aşağı düşmüş. Hatta tam da kardeşinin uzanmaya çalıştığı meyvelerin bulunduğu yerden ağaç köküne tutunmuş.

Gözü sadece meyveleri görmüş. Kardeşini görmemiş. Yılanı görmemiş. Fareleri fark etmemiş. Aslan dikkatini çekmemiş.

Yavaş yavaş meyvelerden yemeye başlamış.

Diğer kardeş,  açlıktan kardeşine seslenememiş. Konuşamayacak hale gelince içinden Yaradan’a dua etmiş.

“Ey yerlerin ve göklerin hâkimi, sana sığınıyorum. Bu yolculukta karşıma çıkan her engel senin yaşattığın sınavın bir durağıdır. Güçsüzlüğüm gücündendir. Arslan da yılan da senin izninle, senin mülkünde, senin buyruğunla hareket eder, sen ol dersin ve oluverir her şey. Merhametine sığınıyorum, bana bir yol göster, bir kapı aç.”

Zor yolu seçen kardeş dua eder etmez, uçurumun duvarı yarılmış ve bir geçit ortaya çıkıvermiş. Bu geçidi sadece dua eden kardeş fark etmiş. Kendini geçide doğru atmış ve kolayca çıkıp kurtulmuş oradan. Kurtulmuş ki ne görsün. Yemyeşil bir bahçe, tertemiz bir yol, akla hayale sığmaz güzellikler, serin, billur sular çağıldıyor, ağaçların meyvelerden dalları kırılıyor.

Gözleri ve dimağı kamaşmış bir halde gezip dolaşmış, karnını doyurmuş, serin serin uyumuş dinlenmiş. Fakat aklı kardeşindeymiş.

Kardeşi çok fazla meyve yediğinden kıvranıp bir zaman acı çekmiş. Nihayet fareler ağacı tamamen kemirmişler ve sonra ağaç kökü onu taşıyamaz olmuş. Hızlıca uçuruma yuvarlanmış. Tam yılanın ağzına yani yokluğa…

Yol ayrımında oturan takım elbiseli adamın anlattığı gibi bir yolun sonu güzelliğe diğerinin ki zorluğa çıkmış. Yol ayrımındaki adam kime ne söylerse söylesin herkes içinden geldiği gibi davranmaya devam etmiş. Hayat bu ya, kimine günlük gülistanlıkken sonu dikenli ve ıztırap dolu. Kimine de çetin bir yokuş iken sonu gül bahçesine çıkıyor. Sen hangi yoldan gitmek istediğini seçiyorsun.

Velhasıl kelam.

Sonra ne mi olmuş?

Zaman işte, avuçlarımızdan kayıp giden kum taneleri gibi geçivermiş ve günler haftaları haftalar ayları kovalamış. Yeşil kırlarda yürüyen kardeş günlerden bir gün büyük bir çınar ağacının altında oturmakta olan 3 kişi görmüş. “Allah’ın selamı üzerinize olsun,” diyerek yanlarına yaklaşmış ve ellerini havaya kaldırarak onları selamlamış.

Aynı şekilde karşılık vermiş 3 kişi ve aralarında en yaşlı olanı kardeşi yanlarına davet etmiş. “Yolcunun duası kabul olur, bize hayır dua et!” demiş ve önlerindeki yiyecekleri paylaşmış. Bu sırada bu yaşlı adam, “Bende iki kardeşin başlarına gelen olayları anlatan macera dolu bir masalı anlatıyordum. Öyle ki bu iki kardeşin başlarına gelenleri bir kâğıda yazıp yedi kat sandıkların içine saklasak ve yerin yedi kat altına gömsek yeridir. Çünkü bu masaldan nesiller boyunca çıkarılacak dersler var!” demiş.

Masalı dinleyen iki arkadaş kafalarını sallayarak onaylamışlar yaşlı adamı, “Bu masalı gördüğümüz herkese anlatacağız ve her zorluğun sonunda bir kolaylık, her sıkıntının sonunda bir ferahlık olduğunu insanlara söyleyeceğiz!” demişler.

Sonra, “Evet,” diyerek söze tekrar girmiş yaşlı adam, “Peki senin bize anlatacağın bir masal yok mu?” diye kardeşe sormuş.

Bu kardeşte, “Bir masal değil ama yolda karşılaştığım bir tüccarın yaşadıklarını anlatabilirim size!” demiş ve ardından derin bir nefes alarak tüccarın başından geçen enteresan hikâyeyi anlatmaya başlamış…

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir