Gözünün görebildiği en uzak dağların ardında, uçsuz bucaksız denizlerin kenarında, kuşların masmavi bulutların arasında özgürce uçtuğu, kırlarında rengarenk çiçeklerin açtığı ve şehirlerinde insanların huzur içinde yaşadığı bir ülke varmış. Öyle ki bu ülkenin iki ucundaki şehirlerinden birinin adı Kut, diğerinin ismi Erinç imiş. Bu şehirlerde yaşayan insanlar mutlu ve huzurlu bir hayat sürerlermiş. İşte bu insanlar arasında da iki eski dost yaşarmış. Birinin adı Toprak, diğerinin adı ise Deniz imiş ve her ikisi de köseymiş.

Doğru sözün önünde hiçbir şey duramaz ya, aman laf aramızda kalsın, böyle lakap olmaz olsun, hem Toprak hem de Deniz yalan söyleme konusunda çok başarılıymış. Onarın ağzından çıkan kelimelerin hangisi yalan hangisi gerçek anlayabilmek imkânsızmış. Fakat bilirsin ya, yalancının mumu yatsıya kadar yanar, zaman yalanın düşmanı gerçeğin dostudur. Kut şehrinde Deniz, Erinç şehrinden Toprak aynı lakap ile tanınır ve “Yalancı Köse” olarak bilinirmiş. Hiç kimse onların sözüne inanmazmış.

Hal böyle olunca, yıllar geçmiş bu iki eski dost söyledikleri yalanların başlarına ördüğü çoraplardan dolayı yaşadıkları şehirleri değiştirme ihtiyacı hissetmişler. Fakat bunu da kendilerinden beklendiği gibi yalan söyleyerek yapmışlar.

Günlerden bir gün, Yalancı Köse Toprak büyük bir çuval almış ve içine bolca soğan kabuğu doldurarak üstüne biraz yün serpiştirmiş. Sonra da çuvalı sırtlanarak yün satmak üzere Kut şehrine doğru yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ve bir tepenin ardında Kut şehrini görmüş. Dinlenmek için çuvalını bir ağacın altına koymuş ve nefeslenmiş.

Fakat olacak bu ya tepenin üzerine biri daha varmış. Yalancı Köse Deniz’de tıpkı Toprak gibi sırtında bir çuval ile yollara düşmüş. Deniz’de Erinç şehrine ceviz satmaya gidiyormuş. Fakat Deniz’in sırtındaki çuvalda, ondan beklendiği gibi, ceviz kabukları ile doldurulmuş ve üstünü kapatmak içinde azıcık çeviz serpiştirilmiş bir çuvalmış.

“Merhaba,” diye seslenmiş Toprak, eski arkadaşını görünce.

“Merhaba!” diye karşılık vermiş Deniz, sırtındaki çuvalı yere bırakmış ve arkadaşına doğru yürümüş.

“Eski dostum, sırtında kocaman bir çuval ile nereye gidiyorsun böyle?” diye gülümseyerek sormuş Toprak. “Hayırdır?”

“Kut’dan geliyorum,” diye cevap vermiş Deniz, “Erinç’e ceviz satmaya gidiyorum.”

“Bende, Erinç’den geliyorum ve Kut’a bu çuvalın içindeki yünü satmak için gidiyorum,” demiş Toprak gülümseyerek.

İkisi de birbirinin çuvalına bakmış, iki çuvalda büyük ve genişmiş. Belki de sadece bu yüzden, Deniz’in aklına bir fikir gelmiş. “Bak sana bir şey söyleyeceğim. Ben senin çuvalını alayım ve geri evime döneyim, sende benim çuvalımı al ve dön evine git. Böylelikle çuvallarımızın içindeki yünü ve cevizi satmak için uğraşmak zorunda kalmamış oluruz. Ben yünü kendi şehrimde satarım, sende cevizi kendi şehrinde satarsın.”

Toprak bu fikre çok sıcak yaklaşmış. Çuvalının içinde ne olduğunu bildiği için hiç tereddüt etmeden kabul etmiş ve çuvalını Deniz’e vermiş. Sonra da ceviz çuvalını sırtlanıp kendi şehrine dönmek üzere tepeden aşağıya doğru yürümeye başlamış. “Ben bu cevizleri nasıl olsa satarım,” diyormuş içinden de yürürken.

İkisi birden tepeden aşağı inip birbirinden uzaklaştıktan sonra hiç vakit kaybetmeden çuvallarını açıp içine bakmışlar. Birde ne görsünler, ikisi de diğerini kandırdığını düşünürken, birinin çuvalı ceviz kabuğu ile diğerininki soğan kabuğu ile dolu. Her ikisi de çok sinirlenmiş ve tekrar geri dönerek birbirlerini bulmak üzere yola koyulmuşlar.

“Ah Deniz,” diye söyleniyormuş Toprak, “Seni elime geçireceğim ve beni kandırmak nasıl olurmuş bunun hesabını soracağım.”

“Ah Toprak, hiç değişmemişsin, beni yine kandırmaya çalıştın ama bunun hesabını sana soracağım,” diye söylenerek yürüyormuş Deniz’de.

Kan ter içinde kalmışlar fakat çok zaman geçmeden yine aynı tepenin üzerinde karşılaşmışlar. Hiç konuşmadan birbirinin üzerine atlayıvermişler. Toprak biraz zayıf ama uzunmuş. Deniz kısa ama güçlüymüş. Deniz üste çıkmış önce ama sonrasında Toprak atik davranarak kendini kurtarmış.

“Yalan söylemeyi hiç bırakmamışsın,” diye bağırmış Toprak, eliyle terleyen alnını silmeye çalışırken.

“İyi ama neden yadırgıyorsun ki senin bildiğini ben bilemez miyim?” diye cevap vermiş Deniz. “Fakat senin içi soğan kabuğu dolu bir çuval ile yolculuk edeceğin aklımın ucundan geçmezdi.”

“Bende senin ceviz kabuklarını sırtında taşıyacağını düşünemedim,” demiş Toprak ve eski dostunun yüzüne bakmış. “Tıpkı eski günlerdeki gibi…”

Daha sonra, iki yalancı köse kavga etmenin hiçbir manasının olmadığını düşünmüşler ve birlikte yürüyerek o tepeden aşağı inmişler. Tepenin yamaçlarında içinde bin bir çeşit meyve ağacının olduğu kocaman bir çiftlik evi görmüşler. Evin önünde ihtiyar bir kadın varmış. Yanına yaklaşmışlar. Toprak öne çıkmış, çünkü onun ağzı daha iyi laf yapıyormuş, “Biz iki arkadaşız, elimizden her iş gelir, bize bir iş verir misin?” diye sormuş.

İhtiyar kadın, “Körün istediği bir göz, Allah bana gönderdi iki göz,” demiş. “Evet, size bir iş veririm. Bir ineğim var. Biriniz bu tepenin yamaçlarında onu güder. Diğerinizde çiftliğin işlerini yapar, bahçeyi temizler.”

İki yalancı köse aynı anda başını sallamış ve işi kabul etmişler.

İhtiyar kadın çok memnun olmuş. “Hemen işe başlayabilirsiniz,” demiş. Önce her ikisinin yatacağı müştemilatı göstermiş. Sonra, “İşte bu benim ineğim. Onu güderken kaval çalacaksınız. Çünkü bu inek kaval dinleyerek otlamayı çok sever. Diğeriniz ise etrafı süpürüp temizleyecek, çöpleri dökecek, ağaçları sulayacak,” demiş.

Kavalın kamıştan yapılmış, daha çok çobanların çaldığı, yumuşak sesli ve üflemeli bir çalgı olduğunu elbette biliyorsun.

Nerede kalmıştık, İki yalancı köse böyle kolay bir iş bulabildikleri için çok mutlularmış. Hemen müştemilata gitmişler ve yorgunluktan hiç vakit kaybetmeden uyumuşlar. Ertesi sabah Deniz evin ve bahçenin işlerini yapmak üzere kalırken Toprak ise çıkınına peynir ekmek koyarak ineği gütmeye gitmiş. Tabii bir de kaval almış yanına.

Deniz, önce evin içini, avluyu ve ön girişi süpürmüş. Çöpleri toplamış ve dökmek üzere yaşlı kadının gösterdiği yere götürmüş. Fakat orada başına büyük bir iş gelmiş. “Buraya nasıl çöp atarsın, burası bizim bahçemiz,” diyerek birkaç eli sopalı adam Deniz’i çok fena pataklamış. Deniz adamların elinden zor kurtulmuş. Kendini zar zor müştemilata atmış ve hemencecik uyuyakalmış.

Toprak ise ineği ahırdan çıkarmış ve tepenin yamaçlarına doğru yürümeye başlamış. Fakat inek hiç yerinde durmuyormuş. Yamaçlara doğru bir o yana bir bu yana koşuyor, zıplıyor, tekmeler atıyormuş. Toprak ne yapacağını bilememiş. İneğin yanına yaklaştığında tekme yiyormuş. Uzaklaşsa ineği kaybediyormuş. Akşam olmuş. Toprak ineği zar zor ahıra sokmuş ama gün boyu ne yemek yiyebilmiş ne de oturabilmiş. Çok yorgunmuş. Deniz’in uyuduğunu görünce hiç ses çıkarmadan yatağına uzanmış ve uyuya kalmış.

İkinci gün ağarırken Toprak uyanmış. Deniz’in yüzünde bir halsizlik görünce, “Hayırdır, hasta mısın?” diye sormuş.

“Değilim,” demiş Deniz, “Dün etrafı süpürdüm, bahçeyi temizledim. Sonra çöpü döktüm ve komşularımızla tanıştım. Beni yemeğe davet etmişlerdi. Uzun zamandır böyle güzel yemek yememiştim. Ne ararsan vardı. Öyle çok yemişim ki hala kendime gelmekte zorlanıyorum,”

Deniz konuşurken yalan söylediği belli olmasın diye gülümsemeye çalışıyormuş. “Peki, senin günün nasıl geçti kardeşim?”

Toprak önce ne söyleyeceğini bilememiş. Sonra, “Benim mi? Hayatımın en güzel günüydü diyebilirim. Tepenin yamaçlarında hafif rüzgâr eserken bir ağacın dibine oturdum, kaval çaldım. İnek etrafımda otladı. Sonra çıkınımdaki yemekleri yedim. Çok güzeldi,” demiş.

“Peki öyleyse, bugün sen burada kal ve işlerle uğraş, komşularla tanış. Bende senin yerine ineği otlatayım?” diye bir fikir önermiş Deniz.

“Elbette,” demiş Toprak, “Çok güzel olur.”

Bu sefer, Toprak evde kalmış, Deniz ineğin peşinden gitmiş. İlk gün Deniz’in başına neler geldiyse bu sefer Toprak aynı şeyleri yaşamış. Tabii Deniz’de ineğin peşinde sabahtan akşama kadar koşmuş, tekme yemiş, aç kalmış.

Akşam olduğunda bitkin bir şekilde yine uyuyakalmışlar.

Üçüncü günün sabahında birbirlerine gerçekleri anlatmaya ve yardım etmeye karar vermişler. “Buradan kaçmazsak ya açlıktan ya da dayaktan öleceğiz. Bir çaresini bulmalıyız,” demiş Toprak. Kaçmaya karar vermişler. Fakat nasıl yapacaklarını bilmiyorlarmış.

“Şu ineği keselim,” diye yine ortaya bir fikir atmış Deniz, “Sonra birimiz merdiven olur, diğerinin arka pencereye tırmanmasını sağlar. Yukarı çıkan bir ip sallandırır. Önce kestiğimiz ineği koyduğumuz çuvalı, ardından da diğerimizi yukarı çeker ve buradan birlikte kaçarız. Böylelikle yolda karnımız acıktığında kestiğimiz ineği yeriz.”

Bu fikir Toprak’ın çok hoşuna gitmiş. “Önce kim yukarı çıkacak peki?” diye sormuş.

“Elbette ben çıkacağım,” demiş Deniz, “Ben daha güçlüyüm, seni ve ineği yukarı çekebilirim.”

Toprak elini kafasına götürmüş, düşünmüş ve “Tamam,” demiş. “Hadi yapalım.”

Önce ineği kesmişler. Sonra Toprak eğilmiş ve merdiven olmuş. Deniz onun sırtına basarak zıplamış ve pencereye tırmanmış.

“Hadi Toprak, şimdi çuvalı yukarı gönder,” diye bağırmış Deniz.

“Tamam,” diye seslenmiş aşağıdan Toprak, “İnek çuvalı hazır, yukarı çekebilirsin.”

Deniz başlamış çuvalı yukarı çekmeye. Bu arada Toprak bir daha seslenmiş, “Dikkatli ol, çuvalı sağa sola çarpma.”

“Tamam,” demiş Deniz, “Dikkatli oluyorum.”

“Sonra da beni çekeceksin,” demiş Toprak.

Fakat Deniz’den hiçbir ses gelmemiş. Deniz çuvalı yukarı çekince kendini pencereden aşağı sarkıtmış ve çuvalı da sırtlanarak koşmaya başlamış. Önce çiftliğin sınırlarını geçmiş, ardından tepenin yamaçlarını. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Koşması bir süre sonra yavaşlamış, yürümeye başlamış. Sırtındaki çuval gitgide ağırlaşıyormuş. İyice uzaklaştığına karar verince çuvalı yere bırakmış. Ve bir ağacın altına oturmuş.

“Yavaş ol, ocağı batasıca, bir taraflarımı inciteceksin,” diye bağırmış çuvalın içinden Toprak.

Deniz şaşırmış. Taşıdığı çuvalın içinde inek eti değil de geride bıraktığını düşündüğü arkadaşı Toprak’ın olduğunu görünce, “Ocağı batasıca sensin. Senin yüzünden belim kırılıyordu. Ağır çuvalı taşıttın bana,” diye cevap vermiş.

“Bana yine yalan söyledin.”

“Sende aynısını yapardın.”

“Yapmazdım.”

“Yapardım.”

İki yalancı köse başlamışlar yine kavga etmeye. Fakat karınları öyle bir acıkmış ki açlıktan neden kavga ettiklerini dahi unutmuşlar.

“Bir daha birbirimize yalan söylemeyelim,” demiş Toprak, “Yalan söyleyerek hiçbir yere varamıyoruz.”

“Tamam,” diye cevap vermiş Deniz, “Yemin edelim birbirimize ve bir daha asla yalan söylemeyelim.”

“Edelim.”

Sonra birbirlerine bir daha asla yalan söylemeyeceklerine dair söz vermişler. Tam bu sırada eşeğinde yükü ile yanlarına bir adam yaklaşmış. İkisi birden adamın önüne atlamışlar ve aç olduklarını söylemişler. Yaşlı adam inanmış. Eşeğindeki yükleri indirmiş ve birlikte yemek yiyebilecekleri bir sofra kurmuş.

Sonra Toprak ve Deniz bu yaşlı adama başlarına gelenleri anlatmışlar. Yaşlı adam can kulağı ile dinlemiş onları. Ardından “Sizlere, iki kardeşin hikayesini anlatan bir masal anlatayım mı?” diye sormuş. “Belki hoşunuza gider?”

İkisi birden başını sallamış. “Anlat,” demişler. Zaten ikisi birden yemek yemekle meşgullermiş.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir