Evvel zaman içinde diyeyim ben, sen düşün şimdi.

Çok çok uzaklarda, dünyanın herhangi bir yerinde, bilinmeyen bir ülke diyeyim ben, sen bil gözünün baktığı her yer, burası…

Bir tutam sevgi, bir tutam dostluk, bir tutam tebessüm ve bir tutam huzur kattım içine; dilimize kalbimize tat olsun diye…

Ne yanlış olsun anlattıklarım ne eksik ne fazla ne de büsbütün gerçek…

Sonra da bir gıdım hayal, bir gıdım arzu ve bir gıdım hakikat. Hayat bu böyle, iğne ucu ile göz bebeğine yazılsa bu anlattıklarım, hayal eden kalplere nasihat olur…

Sen masal de, diğeri efsane, öbürü hikaye…

İşte bildiklerimin, anlattıklarımın hepsi bu…

*

Haydi; kapa gözlerini ve samimiyetinle bak etrafına, o bahar günündeki gibi, koca bir çınarın altına serdiğimiz Alâeddin’in uçan halısı üstüne oturarak, yemyeşil çimenlerin kokusunu içimize çekerek ve kuşların cıvıltılarını duyarak kulaklarımıza efsunlu kelimeleri fısıldayalım.

Diyelim ki, Bizden Masallar yalanın konuşulmadığı, yalancının mumunun yatsıya kadar dahi yanamadığı bir devri anlatırmış, sen anla ki o devirde biz yaşarmışız ya da bizim devrimiz oymuş.

Sonrada, “Evvel zaman içinde…” diyerek başlayalım…

*

 

Cici Ana ve Balahanım’ın Gizemli Masalı

Anlatırlar ki, zamanın birinde dünyanın dört bir yanında hüküm süren, namı tüm diyarlarda tanınan fakat adı duyulduğunda kalplere korku düşen, siması benzetmelerle tarif edilen fakat asla dile getirilemeyen bir hükümdar yaşarmış. Bu hükümdarın elbette bir ismi varmış. Ama onun zamanında yaşayan hiçbir âdemoğlu bu adı ağzına alamazmış.

“Hükümdar” diye bilinirmiş ahali arasında. Hükümdar adı geçtiği zaman insanları bir tedirginlik sararmış. Başlarına bir şeyler gelecek sanırlarmış. Çünkü Hükümdar çok büyük ve güzel bir sarayda yaşarmış. Sarayın güzelliği dillere destanmış elbette ama öyle yoldan geçen her kişi de göremezmiş bu sarayı. Yüksek surlar, gözü keskin nişancılar ve sıra sıra askerleri aşmak gerekirmiş önce.

İşte günler günleri, aylar ayları kovalamış ve yıllar geçmiş. Günün birinde Hükümdarın güzeller güzeli bir kızı doğmuş. Ay gibi parlıyor, güneş gibi ışıldıyormuş. Balahanım ismini vermiş kızına Hükümdar. Günler geceler Balahanım’ın büyümesini seyrederek geçmiş. Balahanım yürümüş, koşmuş, gülmüş, oynamış…

Yine zaman avuçlarımızdan kayan kum taneleri gibi akıp geçmiş.

Balahanım genç bir kız oluvermiş. Ah Balahanım, güzelliğini anlatmaya ne kelimeler ne de kalpler yetermiş. Fakat günlerden bir gün, Hükümdar kızının canının sıkıldığını ve yüzünün hiç gülmediğini fark etmiş. Ne yapacağını bilememiş.

Saray halkı Balahanım’ın can sıkıntısını geçirmek için her türlü yolu denemiş ama olmamış, başaramamış…

Balahanım’ın can sıkıntısı ve mutsuzluğu bir türlü geçmek bilmiyormuş. Hükümdar günden güne daralmış. Kızının halini görüp çare olamadığı için günden güne hiddetlenmiş, asileşmiş.

Balahanım ise, mutsuzlaşmış, kurumuş, hastalanmış. Yüzünü güldürecek bir şey istiyormuş Balahanım. Sadece bir şey!

Sonra bir gün Hükümdar’ın aklına bir fikir gelmiş. Oturduğu yerden kalkmış ve huzurunda bulunanlara, “Sarayımdaki herkesi bu akşam yemeğime çağırın. Diyeceklerim var.” diye seslenmiş.

Sarayda bir koşuşturmaca başlamış. Kulaktan kulağa, dilden dile bu haber yayılmış. Saray ahalisi meraklanmış. Korkmuş. Heyecanlanmış. Kimi bildiği en güzel yemeği pişirmiş. Kimi sahip olduğu en değerli eşyayı hediye niyetine yanına almış. Kimi aklına gelen tüm fıkraları unutmamak için bir kâğıda yazmış. Herkes bir hazırlık yapmış. Fakat kimse neden toplandıklarına akıl sır erdirememiş.

Sonra akşam olmuş. Tüm saray ahalisi Hükümdar’ın karşısına geçmiş. En önde vezir,  sonra görevliler, erkekler, kadınlar, çocuklar… Hükümdar mutsuz bir ifade ile yüzlerine bakmış.

“Bir şey,” demiş önce, “Kalbime, zihnime, ruhuma huzur verecek bir şey. Kızımı mutlu edecek bir şey. Belki bir söz, bir şarkı, bir gösteri. Kızımı kim mutlu ederse dileğini yerine getireceğim.”

Başta vezir olmak üzere tüm saray ahalisi başını öne eğmiş. Çaresizmişler. Hükümdarın haline üzülmüşler. Fakat akıllarına bir çare de gelmiyormuş.

Sonra sessizliğin içinde, “Masal” diye bir ses duyulmuş kalabalığın içinden, kimin söylediği belli değilmiş ama.

Hükümdar kafasını kaldırmış, “Masal mı?”

“Evet Hükümdarım, masal” aynı ses tekrar cevap vermiş.

“Kimsin sen, öne çık, göster kendini,” diye yorgun bir sesle kükremiş Hükümdar, “Ne masalı bu?”

Kalabalığın arasından bıyıkları terlememiş, kafasında bir tanecik dahi saç olmayan, bir fasulye çubuğu gibi sıska bir genç öne çıkıvermiş. “Hükümdarım, ben bir keloğlanım, sarayınızın mutfağında çalışırım. Bir kel başım, bir de koca anam var. Cici Anam, güzel anam. Ne zaman mutsuz olsam bana masal anlatırdı ve gönlüme neşe, hanemize huzur dolardı. Affedin, sizi böyle üzgün görünce şu kel kafama o masallar geldi,” demiş.

Hükümdar bir karşısındaki Keloğlan’a bakmış, bir kızına, birde diğer taraftaki saray ahalisine. Sonra elini sakalına götürmüş. “Masal,” demiş ve konuşmaya devam etmiş. “E o zaman anlat bakalım Keloğlan, masalını dinleyelim.”

Tabii, bu arada Vezir sinsi sinsi gülüyormuş. Nedenini çok iyi bilirsiniz. Eğer Hükümdar masalı beğenmezse Keloğlan’a hangi cezanın verileceğini az çok tahmin edebilirsiniz.

Fakat Keloğlan bir masal anlatmaya başlamamış. Elini kel kafasına götürmüş ve birkaç saniye düşünmüş. Sonra da, “Hükümdarım,” demiş. “Sizi ve tabi ki dünyalar güzeli kızınızı mutlu edecek öyle bir masal biliyorum. Hatta daha önce öylesini ne duydunuz, ne de hayal ettiniz.”

Hükümdar pür dikkat dinliyormuş, “E anlat bakalım o zaman Keloğlan, anlat ki bakalım gerçekten bahsettiğin kadar güzel mi bu masal?”

“Anlatacağım elbet Hükümdarım,” demiş Keloğlan, kel kafasının üzerine parmakları dolaşıyormuş. “Fakat korkuyorum.”

“Korkuyor musun?” demiş Hükümdar, ardından babacan bir tavırla, “Korkma, anlat…” deyivermiş.

“Hükümdarım, bildiğim masal öyle güzel ki fakat onu huzurunuzda anlatabilecek kişi ben değilim. Ben garip bir Keloğlan’ım. Bu masalı Cici Anam bana anlatırdı. İzin verin, köyüme gideyim. Anamı alıp geleyim. Oda bize bu güzel masalı anlatsın.”

Hükümdar, düşünmüş taşınmış, ellerini sakalının üzerinde gezindirmiş ve ardından, “Tamam!” demiş. Başta vezir olmak üzere tüm saray ahalisi şaşkınca Hükümdara bakıyormuş. “Tamam Keloğlan. Git köyüne, Cici Ananı al yanına gel. Seni bekleyeceğim. Fakat 7 gün sonra akşam ezanından sonra bu salonda olmazsan gayrısını düşünme.”

Keloğlan, “Hükümdarım çok yaşa,” demiş ve hiç vakit kaybetmeden saraydan ayrılmış.

Az gitmiş uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. 3 gün su içmemiş. 3 gün ekmek yememiş ama 7. Günün sonunda devlerin, hırsızların, çakalların ve yalancıların elinden kurtularak Cici Anasını saraya getirebilmiş.

Hükümdar akşam ezanının bitmesini beklemiş. Yine sofra kurdurmuş. Tüm saray ahalisi hazır kıta bekliyormuş. Balahanım’da bir köşede boynu bükük oturuyormuş.

“Keloğlan,” demiş Hükümdar. “Cici Ananı getirdin mi?”

“Getirdim Hükümdarım,” demiş Keloğlan ve hemen ardında duran kambur anasını öne çıkarmış.

“Hadi o zaman,” demiş Hükümdar heyecanı her halinden belli oluyormuş. “Merakla bekliyoruz masalı.”

Cici Ana, “Hükümdarım, bu deli oğlum, kel oğlum ne etti ne dedi bilmiyorum ama Rabbim kızınızı hep mutlu görmeyi sizlere nasip etsin. Ben sizlere bir masal anlatacağım. Fakat öncesinde izin verin, şöyle bir kenara oturayım, soluklanayım.”

Hükümdar başını aşağı yukarı oynatmış ve Cici Ana yavaşça gösterdiği yere oturmuş. Ardından Hükümdarın izni ile tüm saray ahalisi de olduğu yere bağdaş kurup oturmuş.

Sonra Cici Ana derin bir nefes almış ve anlatmaya başlamış.

Evvel zaman içinde deyim ben, siz düşünün şimdi.

Çok çok uzaklarda bir ülkede diyeyim ben, siz bilin burası.

Bir tutam sevgi, bit tutam dostluk, bir tutam mutluluk ve bir tutam huzur kattım içine dilimize kalbimize tat olsun diye.

Ne yanlış olsun anlattıklarım ne eksik ne fazla ne de büsbütün gerçek.

Sonra da bir gıdım hayal bir gıdım arzu ve bir gıdım hakikat. İşte hepsi bu…

Diyelim ki, bu masal; yalanın konuşulmadığı, yalancının mumunun yatsıya kadar dahi yanamadığı bir devri anlatırmış, siz anlayın ki o devirde biz yaşarmışız bizim devrimiz oymuş.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir