Çocuklara Yalan Söylenmez!

Filmlerdeki kahramanların yerine geçmek kadar güzel bir şey var mı?

Kara Murat olup Bizans’ı devirmek, yakışıklı olup İstanbul sokaklarında dolaşmak, Turist Ömer olup dünyayı dolaşmak veya Mahmut Hoca olup Hababam demek…

Defalarca izlesem, defalarca hayal kursam hiçbir şey değişmiyor. Ah o 90’lar…               

Birgün yine bir Kara Murat filminden sonra elimde kiren (Kızılcık) ağacından yapılmış kılıcımla bahçedeki kötü otlarla savaşmaya başlamıştım. Isırgan otları Bizans askerleri olurdu ve annemin özenle sulayıp büyüttüğü fasulyelerin arasına sızmaya çalışırlardı. Tabi izin vermezdim bende. Kılıcımla Bizans’ın askerlerini tek tek biçerdim.

“Oğlum,” diye seslendi annem, “Terleme ve üzerini kirletme, birazdan yengen gelecek ve birlikte pazara gideceğiz!”

“Tamam anne,” diye bağırdım. Ardından ısırganların üzerine son bir kılıç darbesi daha indirerek ve zafer kazanan komutan edasıyla bir kaç saniye hiç kıpırdamadan bekledim. Filmlerde olduğu gibi kamera etrafımda üç yüz altmış derece dönüyordu sanki. Kulaklarımda zafer marşı yankılanıyordu.

Yengemle annemin pazara birlikte gitmelerinden çok mutlu oluyordum. Çünkü onlar pazara gittikleri zaman amcamın oğlu İsmail ile uzunca oyun oynayabilme fırsatı yakalayabiliyorduk ve oyun parkında eğleniyorduk. Nedenini hala bilmiyorum, annem pazara yengemle birlikte gittiğinde daha uzun duruyordu.

Evin önündeki musluğa başımı dayayarak kana kana su içtim. Annemin uyarmış olmasına karşın yine de terlemiştim. Ona fark ettirmeden, güneşin altında durmalı ve terimin kurumasını beklemeliydim. Bekledim de. Beklerken kendime bir uğraşta buldum. Ablamın çantasını karıştırmak… Ablamın okul çantasında her daim kendime uygun bir şeyler bulabilirdim.

Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum, İsmail’in ellerini omzumda hissedince kendime geldim. Annem çoktan aşağı inmişti

“Hoş geldiniz,” diyerek eltisine sarıldı.

“Hoşbulduk,” dedi yengem ve konuşmaya başladılar.

“Biliyor musun,” dedi İsmail, “Yeni bir oyuncak araba aldı babam, uzaktan kumandalı!”

“Nerde?” diye sordum, gözlerim dört açılmıştı.

“Annemin çantasında,” dedi İsmail, elleri ile arabasını tarif ediyordu, “Hadi yukarı çıkıp oynayalım.”

İyice kuruduğuma kanaat getirmiştim, hem yengemler geldiği için annem terli olup olmadığıma bakmazdı. “Tamam hadi gidelim, “dedim.

Bilmiyorum, ne zaman İsmail ile merdivenlerden yukarı çıksak veya insek fark etmez, koşardık. Arkada kalan çürük elma olurdu. Ben uzun boylu ve zayıftım, İsmail kısa boylu ve hafiften tombulcaydı. Bu yüzden çoğunlukla ben önce bitirirdim.

“Anne çantandan oyuncağımı alabilir miyim?” diye sordu İsmail.

Yengem önce annemin yüzüne baktı ve annemin izin verebilirsin işaretini alınca, “Tamam alabilirsin,” dedi, “Ama ortalığı pek dağıtmayın,” demeyi de her zaman olduğu gibi unutmadı.

İsmail’in arabası çok güzeldi. Kablolu uzaktan kumandası ile farklı görünüyordu. İsmail elindeki kumandadan onu kontrol ediyor ve bir ileri gitmesini bir geri gelmesini sağlıyordu.

Fakat çok kısa bir süre sonra daha elime kumandayı alamamışken ben, pili bitti uzaktan kumandalı arabanın. Çok üzüldüm.

Biz odada İsmail ile oyuna dalmışken annemlerde bir yol yan komşumuza geçmeye karar vermişler. Yan komşumuz iyi bir terziydi ve yengem diktirmek istediği bir elbise için onun fikrini alacaktı.

Odadan çıktım. Ev çok sessizdi. Annemler yerlerinde yoktular. Hemencecik İsmail’in yanına gittim ve “Annemler herhalde gitmişler,” dedim.

İsmail hayır gitmemişlerdir demedi. Gözlerini dört açarak bana baktı, “Koşarsak yetişebilir miyiz?” dedi.

Hızlı koşabileceğimi düşünüyordum, abimler beni geçse de  hızlıydım. “Yetişebiliriz,” dedim.

Koşarak merdivenlerden indik. Kapının önünde abim vardı. İkimizin de telaşlı olduğunu fark edince, “Hayırdır,” dedi, “Ne yaramazlık peşindesiniz?”

“Abi,” dedim nefes nefese, “Annemler nerede?”

Abim o gün annemlerle birlikte pazara gideceğimizi çok iyi biliyordu. Üstelik annemlerin, komşuya gittiklerini hatta giderken “Çocuklar dışarı çıkmasın, biz şimdi döneceğiz,” dediklerini de çok iyi biliyordu ama önce gülümsedi ve “Siz neredeydiniz,” dedi.

Biz şaşkın şaşkın birbirimize baktık, “Yukarıda oyun oynuyorduk,” dedik.

“Annemler,” dedi abim, “Biraz önce pazara gittiler!”

İsmail’in yüzüne baktım, “Nedenini biliyorum,” der gibiydim. Bizi götürmemişlerdi. Çünkü onlara ayak bağı olacaktık. Bizi sanıyorum ki ablama emanet etmişlerdi.

“Ablam nerede?” diye sordum.

“Ablamda onlarla gitti,” dedi abim.

Aslında ablam bahçenin diğer tarafındaymış ve uzaktan bizi izliyormuş.

“Ben yolu biliyorum,” dedi İsmail, “Koşarsak yetişebilir!”

“Tabi,” dedim bende gülümseyerek. Çünkü biz çok hızlı koşabiliyorduk, Tusubasa gibi ve koşmaya başladık. Abim arkamızdan durun koşmayın falan diye seslendi ama dinlemedik. Biz köşeyi dönmüştük.

Önce ana yola çıktık. İsmail, “Bu taraftan gideceğiz,” dediği için aşağıya doğru koştuk ve minibüsleri takip ederek merkezi bir yere geldik. Evden ilk defa bu kadar uzaklaşıyordum. Hangi yöne gideceğimi bilmiyordum. Aslında İsmail’in de bildiği tahmin etmiyorum.

Yorgunluktan artık koşamaz olmuştuk. Yürümeye devam ettik ve lisenin önüne çıktık. Öğrenciler dağılıyordu. Çok kalabalıktılar. Aralarından zar zor geçtik. Polis karakolunun karşısında durduk.

“Nereye gideceğiz?” diye sordum İsmail’e bitkin bir halde.

Önce etrafına bakındı İsmail ve “Buradan,” dedi.

İtiraz etmedim ve İsmail’in belirttiği yönden ilerledik. Artık annemleri takip etmediğimizi biliyordum. Biz kaybolmuştuk ama bunu dile getirmiyorduk. Çünkü ne zaman kaybolduğumuzu resmen dile getirirsek ağlayacaktık.

Etrafımızda yürüyenler gittikçe yabancılaştı ve belirli bir zaman sonra annemin tembihlerinde her zaman kötü adam karakterini bürünenler haline dönüştü. İsmail’in yüzüne bakmıyordum. Bakarsam yüzümün solgunluğundan korktuğumu anlayabilecekti.

Derken uzakta bir yer gördük. Etraf bir anda değişti. Oyun parkı karşımızdaydı. Annemlerle gideceğimiz Pazar yerinin yan tarafında da bir oyun parkı vardı. Sanırım doğru yol üzerindeydik.

Korkumuzu, bitkinliğimizi bir kenara bırakıp, parka koştuk. Salıncak olunca koşmamamız imkânsızdı. Parktaki salıncaklardan bir tanesi doluydu.

“Önce varan salıncağı kapar,” dedim ve hızlandım. İsmail’in beni yakalamasına izin vermedim.

“Ben, kaykaya bineceğim,” dedi İsmail ve kaykaya gitti.

İleriye giderken bacaklarımı öne doğru uzatıyordum. Geri gelirken de kendime çekiyordum. Öyle hızlanmıştım ki, başım göğe değecektin neredeyse.

Birkaç dakika sonra diğer salıncakta boşaldı ve İsmail onu kaptı. Birlikte sallanmaya başladık. Zamanın nasıl geçtiğini, nereye gidiyor olduğumuzu çoktan unutmuştuk.

Aynı saatlerde annemler komşudan dönmüşlerdi. Ablam korkarak bizim kaybolduğumuzu söylemiş ve abimlerin peşimizde olduğunu söylemişti. Fakat annem ve yengem bununla yetinmemişler ve bizi aramaya koyulmuşlardı.

Çok fazla uzağa gidemeyeceğimizi düşünüyorlardı. Pazar yerine vardıklarında düşünceleri biraz değişmiş. Annem abime çok fena kızmış.

“Nereye gitmiş olabilirler ki!” diye sormuş annem yengeme çaresizce.

“Bilmiyorum, Allah’ım Bilmiyorum,” demiş Yengem.

O sırada yanlarından bir kadın geçiyormuş. “Buralarda iki tane altı yaşlarında biri uzun zayıf biri topluca çocuk gördünüz mü?” diye sormuş ablam.

Kadın durmuş, düşünmüş, “Buradaki parkta değil de okulun arka tarafındakinde iki tane küçük çocuk salıncağa biniyorlardı, onlar olabilirler mi?” demiş.

Ablam diğerlerinden hızlı davranmış ve koşar adım kadının tarif ettiği yere doğru gitmiş.

Biz o sıralarda ne yaptığımızı, nasıl bir halde olduğumuzu bilmeden hala sallanıyorduk. Uzaktan ablamı görünce bütün gücümle bağırdım ve ablamın bizi görmesini sağladım.

Sonrasında ne mi oldu?

Bizim için iyi bir ders ve herkes tarafından ayrı ayrı tekrarlanan öğütler. Abim için şiddetli bir azar.

Kolay unutamadık o günü.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir