Çizgi filmler neden bu kadar erken başlıyor?

Annem her sabah şaşırıyor. Uyumam için elinden geleni yapsa da ben kalkıp susam sokağını izliyorum. Tabi öğle uykusu için söz vererek ve bir bardakta taze süt cabası. Güneş perdelerimizin arasından yüzüme vurur vurmaz açıyorum gözlerimi.

“Kalkın! Hadi uyanın! Yeni bir gün başlıyor…”

Annemin anlattığı masallardaki karakterleri gerçek hayattan kişilerle tasvir ederdim. Ablam her zaman güzel prenses olurdu. O dünyanın en güzeli idi. Kimi zaman pamuk prenses olur, kimi zaman Külkedisi. Fakat ben ablama en çok Rapunzel rolünü yakıştırırdım. Çünkü korktuğum zamanlarda ablamın yanında uyurdum ve uyandığımda onun saçları ile oynardım. Saçları neredeyse beline kadar uzanırdı, simsiyahtı. İşte bu yüzden her sabah onun uzun saçları ile oynamayı severdim. Düşünsenize, sabah uyanmışsınız ve yanı başınızda Rapunzel uyuyor.

Annem iyilik perisi olurdu. Babamı Robin Hood olarak hayal ederdim. Büyük Abim, Alâeddin olurdu. Uçan halısı ile uzak diyarlara giderdi. Küçük abim Peter Pan idi, onun haylazlıklarından bıkmıştım.

Herhalde dünyanın en mutlu çocuğu benim!

Lakin hiç unutmam, kötü karakterleri kimseye benzetmezdim. Hayatımdaki hiç kimseyi masallardaki kötü karakterler olarak betimlemezdim. Kötü karakterler benim için kara bir siluet olurdu. Yüzlerini bilmezdim. Onları görmemek için yönümü değiştirirdim. Hayatıma kötü karakterleri almazdım.

Hiç unutmam, üç silahşorların çizgi filmini izlemiştim. Ablamda hediye olarak üç silahşorların kitabını almıştı. Okuma bilmediğim içinde bana okumuştu. Ben D’artagnan idim. Küçük abim Artos’du. Büyük Abim Porthos’tu. Babam, Aramis idi. O hikâyeyi hep bu şekilde hayal etmiştim.

Diğerlerine göre altı, bana göre yedi yaşımdayım. Okumayı öğrenmeyi çok istiyorum, okumak istediğim o kadar çok kitap var ki!

İşte bu yaz gününde güneş pencereden yüzüme vurdu ve ben uyandım. Güneş ile bir anlaşmamız var. Uyanmam gereken saatte, yani susam sokağının başlayacağı saatte, yüzüme vurur ve beni uyandırır. Her sabah güneşe görevini yaptığı için teşekkür ederdim.

“Teşekkürler güneş!”

Televizyonun fişi takılı değildi. Taktım. Kumandalı değildi televizyonumuz ve sadece bir kanal çekiyordu. TRT. Susam Sokağı da TRT’deydi.

Gün güneşli, insanlar neşeli

Sen de gel oyna, Susam Sokağı’nda

Dostluk ve sevgi sarıyor her yeri

Gel katıl bize, el ele le

Sev dünyayı, açılır her kapı

İşte Susam Sokağı…

Sev dünyayı, açılır her kapı

İşte Susam Sokağı…       

https://youtu.be/Hxy6x1j9RMw

Bu şarkıyı ezbere söylerim, dilimden düşmez.

“Sen ne zaman uyandın!” dedi annem kapının eşiğinden.

“Biraz önce,” dedim, gözlerim çapaklıydı, yüzümü daha yıkamamıştım.

“Daha yüzünü dahi yıkamamışsın, hadi önce lavaboya sonra televizyon başına, bende kahvaltını hazırlıyorum,” dedi annem ellerini beline koyarak.

“Tamam,” dedim ve koşarak elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittim.

“Başka bir iş olsa ne bu saatte kalkarsınız, ne de koşarsınız” diye söylendi annem arkamdan gülümseyerek.

Edi ve Büdü, Minik Kuş, Tahsin Amca, Kurabiye Canavarı, Kırpık ve daha onlarca oyun arkadaşım. Sizleri o kadar çok özlüyorum ki!

“Oğlum hadi, hadi kahvaltı hazır,” dedi annem, “Kümese bak bakalım senin yumurtalar gelmiş mi?”

“Anne,” dedim, sonunu uzatarak. “Ama Susam Soıkağı…”

“Hadi, yoksa televizyonu kapatırım,” dedi annem.

 Yine koşarak merdivenlerden indim, kümesin dışından tavuklara baktım. Holluk, özür dilerim, folluk taze yumurtalarla doluydu. Folluğa çoğu zaman holluk derdim. Hala daha karıştırırım, bizimkiler de bana güler.

İki elime de bir yumurta alıp annemin yanına koştum yine. Annem yumurtaları aldı. Ben yine televizyonun başına geçtim. Annemin öyle biz zamanlaması olurdu ki susam sokağı tam biterken kahvaltı için herkes bahçeye diye seslenirdi. Yaz aylarında kahvaltımızı bahçede yapardık.

Bahçeye çıkınca doğruca ceviz ağacına babamın kurduğu salınca koştum. Tavuklar etrafımdaydı. Dikkatle onları izliyordum. Bir tanesi, bir taşın altını eşeliyordu. Sonra bir baktım. Gagasına bir solucan aldı ve diğerleri bunu gördü ve üzerine çullanmaya başladılar. Çok komikti. Salıncaktan indim ve “Kış, Kış,” diyerek onları ayırmaya çalıştım. Annem onları bu şekilde kovalıyordu.

İşte o an ne olduysa oldu, bilmiyorum, birbiri üzerine çullanan tavukları görmeyen saygıdeğer horozumuz benim tavukları kovaladığımı sandı, sinirlendi ve üzerime doğru gelmeye başladı. Nasıl korktum bilmiyorum, ağlayarak kaçmaya başladım. Horoz peşimden geliyordu. Ben ağlıyordum. Kaçıyordum. Horoz kovalıyordu.

Annem sesimi duydu. Elindeki tepsiyi hemen masanın üzerine bıraktı ve eline aldığı süpürge ile peşimize takıldı.

Ne kadar komik bir görüntü!

En önde ben, ardımda horoz ve en arka da annem. Ben kaçıyorum, onlar birbirini kovalıyor.

Horoz tam beni yakalayacakken annem elindeki süpürgeyi fırlattı ve horozu korkuttu. Horoz beni kovalamayı bıraktı. Ben hala ağlıyordum. Annem yanıma geldi, beni kucakladı, “Korkma,” dedi. Gözyaşlarımı sildi.

“Beni neden kovaladı ki!” dedim, “Ben tavukların kavga etmemesi için çalışıyordum,”

“Tamam, tamam,” dedi annem ve elimi yüzümü yıkadı. Ne zaman ağlasam annem elimi yüzümü yıkardı. “Horoz seni yanlış anladı. Tavuklarını korumaya çalıştı. Benim seni koruduğum gibi…” O sabah kahvaltı sofrasında abimler ve ablam bana çok güldüler. Gıcık oldum. Sonunda da babam sinirlendi ve beklemediğimiz bir karar aldı. Horozumuz cezalandırıldı. O akşam yemeğinde horozu yedik.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir